Startseite
aktuell
Bibiografie
Kritiken
Leseproben
über Habib Bektas
kontakt
Fotos: ©Bernd Böhner
aktualisiert am: 13.05.2003 14:25


Bibliografie

nächstes Buch vorheriges Buch     >>

GÖLGE KOKUSU
Yazarin Tanikligi

Ilgi çekici bir farktan söz etmek istiyorum: Bati'yi bizim yazarlarimiz nasil anlatiyor; bir de her ülkenin yazari kendi ülkesini nasil anlatiyor.
Ne olursa o ikisi arasinda fark vardir. Ben bu farki Almanya'da yasayanlarla Türkiye'de yasayanlar arasinda gördüm.
Bir Alman yazari kendi yurdunu, yurttasini baska türlü kaleme getiriyor, orada yasayan bir türk yazari ise baska gözle.
Bu, edebiyata bir degisiklik, çesitlilik getiriyor.
Basit ölçekte sehirli yazarlarin köye bakisi ile oradan yetismis bir yazarin objektifini kendi topraklarina yöneltmesi de farklidir.
Almanya'da yasayan Türk yazarlarindan, sairlerinden, ben, yalniz Almanya'yi degil, yabanci bir toplumda yazarin kazandiklarini da ögrendim.
Her zaman söylüyorum, Türkiye'de yasayan bizler, Almanya'da yasayan edebiyatçilarimizi geregi kadar degerlendiremedik.
Zaman zaman orada yasayanlarin adlarini anarim, eksiksiz liste vermeye çalisirim, onlarin Türkiye'ye seslerinin tam ulasmadigindan yakinirim. Çünkü onlar, bizim edebiyatimizi izliyorlar, üstelik baska bir toplumda olmanin verdigi degisik tatlarla yorumlayarak.
Habib Bektas'in Gölge Kokusu adli romaninin burada ödül kazanmasindan, bu açidan da mutluluk duydum. Almanya'da yasayan bir yazarin Türkiye'de ödül almasi, bundan sonra kurulacak edebi köprüleri daha saglamlastirir umudundayim.
Yabanci bir toplumda yabancilasmanin, yasam tanikligina dayali romanlari, siirleri beni çok etkiledi. Bazi yazarlarimiz onlari elestirirken Almanya'yi yazmalarini, o toprak ve toplumla sinirli kalmalarini örnek gösterdiler. Aksine ben önemlerinin oradan geldigini savunuyorum. Çünkü benim için, bir yazarin konumu, toplumla uyusmasi ve yabancilasmasi çok önemlidir.
Habib Bektas'in "Gölge Kokusu" adli romaninin ödül almasi, iki ülkede yasayan Türk ve Alman dilini kullanan Türk yazarlari arasinda bir iliskinin baslangici olabilir.
Sanirim Almanya'da yasayan yazarlarin eserlerini oradaki yurttaslarimiz biliyor ve okuyor. Biz de Türkiye'de bu islevi yerine getirmeye çalisiyoruz.
Dogan Hizlan
Hürriyet 7.2. 97

nächstes Buch vorheriges Buch     >>

Der Erlanger Kulturförderpreisträger Habib Bektas hat den erstmals ausgeschriebenen Romanpreis des Inkilap-Verlags erhalten, der als Traditionsverlag in der Türkei u.a. für seine Klassikerausgaben bekannt ist. Die Auszeichnung ist mit umgerechnet 14 000 Mark dotiert. An der Preisverleihung am Mitwoch, 15 Januar, im Hotel "The Marmara" in Istanbul nimmt Habib Bektas persönlich teil. Das Manuskript mit dem Titel "Schattengeruch" wird in türkischer Sprache im Inkilap-Verlag erscheinen. Die Romanvorlage entstand in den Jahren 1995/96 in Erlangen.
Norddeutsche Zeitung, 16 Januar 1997
nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

Bir Ödülün Getirdigi

Kurulusunun 70. yili dolayisiyla Inkilap Kitapevi’nin verdigi Roman Ödülü'nü Gölge Kokusu adli romaniyla Habib Bektas aldi.
Gölge Kokusu, 430 sayfalik bir roman; romanin 234 sayfasi bir çocugun gözünden ve agzindan verilmis. Bir çocuk ne anlatir, nasil anlatir? Gördüklerini, duyduklarini, tattiklarini, kokladiklarini, dokunduklarini anlatir, yani bir çocugun anlattiklari bes duyusuyla tanidiklaridir. Metin (çocugun adi) özellikle "koklama" duyusunun güçlülügüyle sasirtiyor bizi. Habib Bektas, Metin'i konustururken bu bes duyu gerçekçiligine özen gösteriyor. Bir de bir çocugun "deyimler" karsisindaki saskinligini ustaca belirtiyor. "Bilmiyorum ki" demesini ögrenen çocugun, biri ögretmezse "Biliyorum ki" diye konusabilecegini de...
Metin'in annesi hapistedir, babasi aranmakta. 12 Eylül dönemi... Metin, Salihli yöresinde bir kasabada, dedesi Hüseyin Efe'nin yaninda kalmakta. Bir takim toplumsal gerçekler Metin'in gözünden verilir. "Sevgilisi" (kendinden üç yas büyük) Hatice için: "Dikis nakis ve Kuran ögrenmeliymis. Ögleden sonralari Kuran Kursu’na gitmeliymis." Ama kasabanin "üç hoc'anim"i da Metin'in ninesi ölünce mevlit okumamak için "hasta" oluverirler! Ve romanin unutulmaz kisilerinden Serife Hanim basar küfrü: "Kerhanedeki orospular bile sizden müslümandir!"
Komsular düsmanca davranirlar. Çocuklar Metin'in arkasindan "Komünist" diye bagirirlar, Metin'e tas atarlar. Ölü evine polis baskin yapar, sokaktaki kalabalik evi gösterip güler.
Metin, babasi Rasim, annesi Ayten... Hepsi de 12 Eylül'ün (hadi Halit Ziya'nin bir romaninin adiyla söyleyeyim) "Kirik Hayatlar"idir.
Ayten, poliste iskence görmüstür. Habib Bektas, bu iskenceyi, önce üstü kapali anlatir, sonra Ayten'in niçin çocuguna bile sarilamaz hale geldigini, Dede, acilara dayanamayip delirince açiklar: "Ayten'ime cop sokamazlar!" Ayten'in erkek iskencecilere duydugu nefret, giderek bütün erkeklerden sogumaya dönüsür, lezbiyen iliskiye girer. Annesini böyle bir iliski içinde gören Metin "Orospular!" diye haykirarak evi terk eder.
Çocukken arkadaslarina özenerek kitap ve hurda demir "yürüten" Metin, Almanya'da bir delikanli olunca, arkadaslariyla bisiklet çalmaya baslar, uyusturucu kullanir, uyusturucu kaçakçiligina bulasir, cinayet isler, sonunda da AIDS olur! (Bu kadari "abarti" gibi geliyor bana, ama Almanya gerçegini benden iyi bilenler bunlarin "olagan" oldugunu söylüyorlar.)
Rasim, sorgulamada "çözülmüstür", bunun azabini yasar. Almanya'ya kaçinca kendini içkiye vurur, bir türlü baslayamadigi bir kitapla avunmaya çalisir. Sonunda Türkiye'ye döner.
O güzelim Dede, Manisa Akil Hastanesi'ndedir. Serife teyze ölmüstür.
Kasaba insanlarini anlatirken, çogunlukta olan çikarcilari, korkaklari anlatmakla birlikte, insanca davranabilen kasabalilari da (sayilari çok az da olsa) anlatan Habib Bektas, bir siyasal eyleme katilanlarin yanilgilari ve yanlis davranislari karsisinda hosgörü göstermiyor, acimasiz bir elestiri yöneltiyor yeniklere... Dogrusunu yapiyor: Bilinçsizlere hosgörü, bilinçlilere elestiri.
Habib Bektas'in Gölge Kokusu, siradan bir ödül romani degil; iyi bir yazarin, sabirli ve titiz çalismasiyla yazilmis, alabildigine usta isi bir roman.
Fethi Naci
Yeni Yüzyil 26.5.1997

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>
Was eine Auszeichnung brachte
Dieser Artikel wurde von dem türkischen Kritiker Fethi Naci über Bektas`s Roman (Duft der Schatten) geschrieben. Erschienen am 26.05.1997 in der Zeitung „Yeni Yüzyil“

Den Romanpreis, der zum 70. Gründungsjahr des „Inkilap Kitabevi“ Verlages vergeben wurde, erhielt Habib Bektas für seinen Roman „Schattengeruch“ (Gölge Kokusu, 1997).

Schattengeruch umfasst 430 Seiten, davon 234 aus der Sicht und mit den Worten eines Kindes geschrieben. Was erzählt ein Kind, wie erzählt ein Kind? Es erklärt was es sieht, hört, schmeckt, riecht und anfasst, also das, was es durch seine fünf Sinne wahrnimmt. Metin, eben dieses Kind, erstaunt uns insbesondere durch die Kraft seines Geruchsinnes. Wenn Bektas Metin erzählen lässt, so widmet er den Darstellung seiner Sinneswahrnehmung besondere Sorgfalt. Auch macht er uns auf meisterhafte Weise mit den Schwierigkeiten eines Kindes beim Benutzen von Redensarten bekannt! (...)

In den Tagen des Militärsturzes des 12.September 1980 ist Metins Mutter im Gefängnis, sein Vater wird gesucht. Metin wohnt in einer ägäischen Kleinstadt bei seinem Großvater Hüseyin Efe. Einige gesellschaftliche Begebenheiten werden aus Metins Sicht geschildert. So zum Beispiel über seine Geliebte (3 Jahre älter als er): ... Sie muss nähen, sticken und den Koran lernen. Nachmittags muss sie immer in den Korankurs gehen... Aber als Metins Großmutter stirbt, sind auf einmal alle drei Gebetsvorsteherinnen der Kleinstadt krank, um der Toten nicht das letzte Gebet sprechen zu müssen. Und eine der unvergesslichen Personen des Romans, Serife Hanim, schreit in ihrem Zorn: „... selbst die Huren im Puff sind bessere Moslems als ihr!...“

Die Nachbarn verhalten sich feindlich. Die Kinder schreien „Kommunist“ hinter Metin her und bewerfen ihn mit Steinen. Als die Polizei eine Razzia in dem Haus kurz nach dem Tod der Großmutter durchführt, zeigen die Schaulustigen auf der Strasse auf das Haus und lachen.

Metin, sein Vater Rasim und seine Mutter Ayten gehören zu den Verlorenen des 12. September.

Ayten wurde von der Polizei gefoltert. Bektas lässt die Art der Folter zuerst offen. Später allerdings, als der Großvater den Zustand von Ayten, die nicht einmal mehr ihren Sohn umarmen kann, nicht mehr erträgt und dem Wahnsinn verfällt, erfahren wir von ihm:“...aber sie können meiner Ayten doch nicht den Gummiknüppel hineinstecken!...“ Durch den Hass, den Ayten gegen ihre männlichen Folterer empfindet, erkaltet ihr Gefühl für alle Männer/sie geht eine lesbische Beziehung ein. Als Metin sie einmal in solch einer Situation sieht, schreit er: „Huren“ und verlässt das Haus.

Metin, der als Kind Bücher und Eisenschrott mitgehen ließ, um seinen Freunden zu imponieren, fängt als Jugendlicher in Deutschland an, mit seinen Freunden Fahrräder zu stehlen, er rutscht schließlich auch in die Drogenszene. Es folgen kriminelle Handlungen, letztendlich erkrankt er an Aids. (Mir kommt das übertrieben vor, aber die Leute, die den deutschen Alltag besser kennen als ich, sagen, dies sei nicht außergewöhnlich.)

Rasim wurde während seines Verhöres dazu gebracht auszupacken, er quält sich seither damit. Als er nach Deutschland flieht, ergibt er sich dem Alkohol, und versucht sich damit zu trösten, dass er ein Buch schreiben will, schafft es aber einfach nicht, den Anfang zu machen. Am Ende kehrt er in die Türkei zurück. Jener wunderbare Großvater ist in der Nervenklinik in Manisa. Serife Teyse ist gestorben.

Wenn Habib Bektas die Kleinstadtmenschen beschreibt, von denen die meisten auf ihren eigenen Vorteil bedacht sind, so beschreibt er neben den furchtsamen auch diejenigen (auch wenn deren Anzahl gering ist), die sich menschlich verhalten.
Er zeigt keine Toleranz gegenüber Irrtümern und Fehlverhalten der am politischen Prozess beteiligten und richtet seine Kritik mitleidlos an diese Stellen. Er macht es richtig: Toleranz gegenüber den Unwissenden und Kritik gegenüber den bewusst handelnden.

Habib Bektas`s Schattengeruch ist kein herkömmlicher preisgekrönter Roman, sondern vielmehr ein von einem guten Schriftsteller in geduldiger und gewissenhafter Arbeit unglaublich meisterhaft geschriebener Roman.

Fethi Naci

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

GÖLGE KOKUSU

Habib Bektas'in Gölge Kokusu adli romani, Inkilap Kitapevi’nin 70. yil Roman Ödülünü aldi. 1997 yilinin baslarinda da yayimlanip piyasaya çikti. Dogrusu, zamanlama kötüydü. Bu kötü zamani Habib Bektas ya da yayimlayan yayinevi seçmis degil. Öyle denk geldi. Denk geldiyse suydu: Tehlikeli Masallar'dan tutun Sofi'nin Dünyasi'na, oradan Simyaci'ya filan, popüler kitaplar piyasada cirit atiyor, okurun gerçek ve nitelikli romana ulasmasina bir bakima engel oluyordu.
Gölge Kokusu, Türk ve dünya romaninin ne oldugunu, nereye dogru çok iyi bilenlerden kurulu bir jüriden (F.Naci, H. Yavuz, Dogan Hizlan, Tarik Dursun K., Füsun Akatli, Pinar Kür) aldi ödülünü. Ancak "bir kisim medya", Habib Bektas'in romanini, aldigi ödülü ve basarisini görmedi, göremedi, görmezden geldi.
Yazip çizilen birkaç gazete ve dergi yazisi ise Gölge Kokusu'nu çözmekten, elestirmekten yoksundu. (Burada hemen Fethi Naci'nin Yeni Yüzyil'daki yazisini ayirmak isterim; çünkü Fethi Naci, gazetedeki kösesi elverdigince romana yönelik çok dogru saptamalarda bulunuyordu.)
Roman, bir tragedyadir. Romanda, ro9man kahramanlarinin, kahramanlarin yasadigi yerin, zamanin tragedyasini okuruz. Habib Bektas da 430 sayfalik romaninda Metin'in ve onunla söyle böyle bagi olan insanlarin, o insanlarin arkasinda bir dönemin; olaylarin yasandigi kentlerin, kasabalarin, ülkelerin tragedyasini anlatiyor bize.
Kisa, yalin ama dopdolu cümlelerle anlatiyor. Örnegin, roman insanda çocuksu bir merak (çünkü Metin bir çocuktur ve biz onun gözleriyle görüyoruz her seyi) uyandiran su cümlelerle basliyor: "Annem yok. Var ama, yok. Eve gelmedi çünkü. Bekliyoruz, yine gelmiyor."
Habib Bektas, çok basarili buldugum bu anlatim biçimini roman boyunca kivrak, tekdüzelige düsmeden ve yarattigi bosluklarda müthis anaforlar çikartarak sürdürüyor. Böylece roman yalnizca Metin adli bir kasabali çocugun acili yasamindan bir bölüm olarak kalmiyor; dil yalinliginin, zeka dolu söylemin ve ustaca kurgunun bir tür sölenine dönüsüyor.
Gölge Kokusu'nda "tip"leri, "tip"lere ait özellikleri, yani onlarin psikolojik ve düsünsel yanlarini küçük, kisa diyaloglardan çikariyoruz. Habib Bektas, ikili konusmalarda romanin hizini kesmemeyi basariyla gerçeklestiriyor: Metin'in ninesi ölmüstür. Ama Metin ölümün, mezarin, okunan dualarin ayirdinda degildir. Olan biten her seyi, bir filmi izler gibi izlemekte, gördüklerine bile anlam verebilmek için sorular sormaktadir:

"Ninem hep orda mi yatacak?"
"Yok," diyor Serife Teyze, "mezara götürecekler."
"Ne zaman götürecekler?"
"Yarin ögle namazindan sonra."
"Kimler götürecekler?"
"Erkekler."
"Neden erkekler?"
"Kadinlar gitmez mezara!"
"Ben erkegim degil mi?"
"Erkeksin tabii. Ama daha çocuk!"

Evet, Metin gerçekten çocuktur. Habib Bektas, yazarken seçtigi sözcüklerde de onu bir çocuk olarak yasatmis; tüm davranislarini, algilamalarini, adlandirmalarini çocugun düzeyini asla bozmadan anlatmis.
Örnegin: Öpüsmak! Öpüsmak, iki kisinin dudaklarini birbirine degdirmesidir ama Metin "dudak" demiyor: "Uzanip agzimdan öpüyor. Yere bakiyor sonra. Hiçbir sey olmuyor. Ben cesaretleniyorum. Ben de uzaniyorum. Agzindan öpüyorum. Televizyonda gördügüm gibi. Agzimi hemen çekmiyorum. Uzun uzun öpüyorum. Hiçbir sey olmuyor. Ama güzel. Hatice’nin agzinda ilik süt tadi var. Saçlari da ayit çiçegi kokuyor, mavis."
Su birkaç satirdan Hatice'nin de Metin yaslarinda bir çocuk oldugunu ("agzinda ilik süt tadi"), bir kent çocugu degil de köy/kasaba çocugu oldugunu ("saçlari ayit kokuyor") anliyoruz.
denebilir ki Habib Bektas'in basarisi, yazdigi romanin ruhuna uygun anlatim biçimini bulmasi, bu anlatim biçiminin temel birimleri olan sözcük/kavramlari akillica seçip kullanmasidir.
Simdi ise yer, Almanya'dir. Metin, büyümüs, gögsü killi, boynu kasli kocaman biri olmustur. Gene kokulu bir kadinla sevismektedir: Inga'yla!
"Yüzünü saklamaya çalisiyor Metin. Annesine nazlanan bir çocuk gibi. Inga'dan, Inga'nin gögüslerine, çiplakligina saklaniyor. Içine çekiyor Inga'nin kurumus basak kokusunu." (s.351)
Ülkesindeki karanligi çocuk yaslarda yasayan ama annesinin nezdinde tüm acisini tadan, tanik olan ve yillar sonra baska bir ülkeye giden Metin'in ezik, kapali psikolojisinin anahtari "koku"dur. Koku, onun kavramaya çalistigi yasami, yasama ait kimi durumlari kendine yakin ya da uzak eden bir nesne gibidir.
"Ilkyazda hendek kenarlarinda yaban zambaklari olurdu. Mor zambaklar. Beyaz da olurdu ama, en çok mor. Koparilinca agir bir koku yayan." (s.36)
"Boynumu, saçlarimi kokluyor. Hep böyle yaar, öpmez beni dedem. "Sen çiçeksin," der, "çiçekler koklanir!" Bir de "Kizanim," der bana. Dedemin günes kokusunu içime çekiyorum." (s.40)
Olaylarin sira sira birbirini izledigi, görselligin de roman boyunca gözardi edilmedigi bir roman Gölge Kokusu. Insanlar hem kokulariyla varlar, hem görünüsleriyle. Hangi sinifin insanlari olduklari konusma biçimlerine sinmis. Habib Bektas, kurdugu kisa, yalin cümlelerle sanki anlattigi insanlarin yasam biçimlerine de böylesi bir göndermede bulunmus gibi.
Habib Bektas'in Gölge Kokusu'nda bir baska basarisi da, tarihsel arka plani verirken "kör parmagim gözüne" der gibi bir tutum takinmamasi, kisa cümleleri ustaca birer firça darbesine dönüstürerek küçük dokunuslarda anlatim zenginlikleri yaratmasidir.
"Bir kisim medya"nin dayattigi popüler romanlardan kendini siyirabilen gerçek okurlar "Gölge Kokusu'nda bir romanda olmasi gereken dil ve söylem yalinligini, zekice tasarlanmis kurguyu, insani bir anda içine çekiveren metaforlari bulacaklardir.
Türk roman sanatindan söz ederken Habib Bektas'in adi, "roman sanatina saygi" ile birlikte anilacaktir.
Aydogan Yavasli
Varlik

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

Gölge Kokusu

Yazari Almanya'da yasamasina karsin, Gölge Kokusu tipik bir "Alamanci" romani degil. Kitabin son bölümleri Almanya'daki Türk gençliginin çikmazlarini sergilese de, Gölge Kokusu alisilmis "gurbet" ve "Almanya" olgusuna yaslanmis bir roman degil.
Olaylar Metin'in annesinin gözaltina alinmasiyla basliyor. Küçük Metin'e bakacak kimse olmadigi için "Nurten Teyze"nin yanindan alinip annesinin yanina, yani gözaltina götürülüyor oyuncak köpegi "Kirli" ile birlikte. Iskenceden geçmis annesiyle birlikte gözaltinda bir iki gün geçiren Metin'i Salihli'deki dedesi gelip alir. dedesi de, anneannesi de perisandir ne kadar da belli etmemeye çalissalar da. Damatlarini bulamayan polis kizlarina iskence ederek ona kocasinin yerini söyletmeye çalisir. Ayten, iskencelerden bitkin bir halde saliverilir, çünkü kocasi Rasim'i polis ele geçirmistir. Birkaç gün sonra da Rasim saliverilir, çünkü çözülmüstür ve polisin istedigi bilgileri vermistir. Arkadaslari bir süre sonra, Rasim'i yurtdisina kaçirir. Ayten de Almanya'dan siginma alir. Bu arada anneanne ölür. Metin'e ve dedeye komsulari Serife teyze sahip çikar
Parçalanan Aileler
12 Eylül darbesi aileleri parçalamis, pek çok insani sakat birakmis, pek çogunu da yurtdisina gitmeye, kaçmaya zorlamistir. Iskencede ölenlerin yaninda sakat kalanlar ve ölüsü bile bulunmayanlar da ülkemizin tarihine kara bir leke olarak geçmistir. Metin, yasinin üstünde bir zeka ile olaylari çocuk gözüyle yorumlar, onlara açiklik getirmeye çalisir, abartmadan, sulandirmadan ve kendi diliyle. Öyküler uydurmaya merakli bir çocuk oldugu için olaylarin akisini da hiç bozmaz, üstelik tatli tatli anlatir anlattigini, tam bir masal havasinda. dedesiyle baga gider, dogayi, komsulari, Kürtleri gözler, Salihli'nin semtlerini, tipik insanlarini, okulu, okuldaki ögretmenleri, komsulari Serife teyzeyi anlatir durmadan. Bir yandan da ucun ucun boy veren Hatice'ye duydugu aski, tutkuyu gizleyemez. mahalle çocuklariyla arkadasligi, kavgalari, sigaraya baslayisi, okuldaki basarisizliklari parçalanmis bir aileden Metin'e yansiyan olumsuz davranislardir.
Metin, zar zor besinci sinifi bitirir ve bir baskasinin pasaportuyla Almanya'ya, Nürnberg'e, annesinin yanina getirilir. Anne ile baba ayri yasamaktadir. Annesi babasinin çözülmesini bir türlü içine sindirememektedir. Baba, kendi arkadas çevresinde dislanmistir ve öldürülme korkusu içindedir. Alkolik olmustur. Bir yandan da içinde bulundugu durumdan kurtulup bilimsel çalismaya baslamak ister. Kari koca ayni apartmanda, ayri ayri dairelerde oturmaktadirlar. Bu da, daha ilk günden ailesine kavustugunu düsünen Metin'i yikar, çikamaz isin içinden bir türlü. Annesi terapi görmektedir iskencenin getirdigi yikimdan kurtulmak için. Sonra, terapi yaptigi kadin psikologla cinsel iliskiye geçer, bunu gören Metin evden ayrilir. Metin, Almanya'da da okuyamamistir. Evden ayrilinca kendini anlayan, aralarina alan bir grupla birlikte olur. Esrar içer, soygunlara karisir, hirsizlik yapar, sonunda sevgilisi Inga'dan AIDS de kapar.
Usta Gözlemler

Habib Bektas, Uyusturucu Batagi (1991) arastirmasindaki gözlemlerini çok iyi yedirmis Gölge Kokusu'na. Almanya'daki Türk gençlerinin içinde bulunduklari kosullari, aileleriyle olan iliskilerini, çevrelerini, dünyalarini son derece ustaca yansitiyor romaninda Habib Bektas. Metin de sevgisiz büyüyen gençlerdendir. Metin, dedesinin, anneannesinin, komsularinin, annesinin arkadasinin sevgilerinin disinda, Almanya'da sevgiyi tatmamis, saglikli bir aile ortaminda serpilememis bir gençtir. Çikmazdadir, bunalimdadir. Alkolik babasina, yarali annesine üzülür, onlar için bir sey yapamaz. Babasini, annesinden habersiz, Türkiye'ye, amcasinin yanina yollar. Annesi, psikologuyla duygusal iliski içinde bocalamaktadir. Iskenceden kalan bir korkuyla erkeklere yaklasamaz, onlara buz gibidir bedeni ve kalbi. Sevici psikolog Ayten'in dünyasini kazanir, böylece onun bedenine ve kalbine sahip olur. Ayten, bedenini dayayacagi bir baska beden bulmustur ama, bu arada kocasindan ve oglundan olmustur. Ayten'in babasi da, olaylar karsisinda daha fazla saglikli, sagduyulu kalamaz ve delirir. Komsulari Serife teyzenin ölümünden sonra Manisa'daki akil hastanesine yatirilir. Ayten, pek çok seyini yitirir, bu arada da Türk çevreden de soyutlanir sevici iliskisinden dolayi.
Habib Bektas, gelenekleri son derece usta gözlemlerle, yerellige düsmeden yedirmis romanina. Parçalanan ailelerin sorunlarini da, aile bireylerine yansidiklariyla romaninda ele almis. Siyasal ortamlarin, baska gelenek ve kültürlerin insanin üzerindeki etkisini de savli sözlerle, sablonlasmadan romaninda gözler önüne sermis. Sonra Türkçe’nin hakkini da vermis, zorlamadan tertemiz bir anlatim tutturmus ustaca kurgusunun içinde.
Gölge Kokusu, siirleriyle, öyküleriyle ve Hamriyanim (1989) romaniyla kendini kalici bir biçimde kanitlamis usta bir yazarin, Habib Bektas'in basyapiti bence.
12 Eylül'den günümüze uzanan yillardaki, yollardaki, hem Türkiye'deki, hem de Almanya'da yasanan sikintilari, acilari, dramlari. aileleri, çikmazlari, sevgileri, gençleri kucaklamis. Gölge Kokusu: Kolay kolay unutulacak bir roman degil, tersine üstünde uzun uzun durulacak, tartisilacak bir yapit.
Gültekin Emre
Cumhuriyet Kitap, 24 temmuz 1997

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

KÜLTÜRAZZI
Almanci Yazarlarin Kesfedilisi
Almanya'da yasayan yazarlara, Türkiye'de hep üvey evlat muamelesi yapildi simdiye kadar. Orada yabanci yazar sinifiyla sinirlandirilip etraflarina tel çitler çekildi. Türkiye'de de Almanci yazar muamelesi yapilarak pek ciddiye alinmadilar. Türk edebiyatinda Almanya olgusu gibi, sinirlari belli bir konuda yazi yazilirsa ancak anildi isimleri.
geçtigimiz günlerde verilen önemli bir ödül Kültürazzi‘yi, acaba bu önyargi kalkiyor mu, sorusunu sormaya yöneltti. Edebiyatimizin köse baslarini tutmus önemli isimlerinden olusan seçici kurul, bir roman ödülünü Almanci yazarlar sinifindan Habib Bektas'a verdi. Bu, Inkilap Kitapevi’nin tam 500 milyon lira degerindeki roman ödülüydü. Yayinlanmamis roman dalinda simdiye kadar verilen en büyük ödülü Gölge Kokusu dosyasiyla aldi yazar. Görkemli ödül töreninde hayli heyecanli görünüyordu. Ne de olsa Türkiye'de ödüllendirilen ilk Almanci yazar'di.
Ödül jürilerinin klasik tavrinin bu ödülde öne çikmamasi da sevindirdi bizi. Para ödülünün büyüklügü her nedense jüri üyelerini paylastirma egilimine yöneltir. Is konusmaya gelince mangalda kül birakmazlar. Verilen ödüllerin, bir yazarin yeni bir kitap yazmasini karsilayacak kadar büyük miktarda olmasini isterler, fakat bir türlü ödülü tek kisinin almasini da çekemezler. Ödülü amipler gibi çogaltip ikiye, üçe, dörde bölmek isterler.
Neyse, Inkilap Kitapevi’nin bu ödülü hem Almanci yazarlarin dislanmasini hem de ödülün bölüstürülme sendromunu tek örnekle de olsa ortadan kaldirmis oldu. Dogrusu sevindirici bir gelisme.
Hürriyet sanat, Pazar, 19 Ocak 1997
nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>
Gegen die Ausgrenzung

Der in Erlangen lebende türkisch Schriftsteller erhielt angesehenen Literaturpreis in Istanbul

Der gefürchtete geheimnisvolle Kultur-Reporter der großen türkischen Zeitung Hürriyet zeigt sich angenehm überrascht. Seine Kolumne „Kültürazzi“ betitelte er am 19.Januar 1997 mit „Die Entdeckung der in Deutschland lebenden Autoren“. Tatsächlich wurde einen Tag vorher im noblen Istanbuler Marmara – Hotel der in Erlangen wohnende Schriftsteller Habib Bektas mit dem „Inkilap“ Literaturpreis ausgezeichnet. In der türkischen Literaturszene eine sehr außergewöhnliche Entscheidung.
„Die in Deutschland lebenden Schriftsteller sind in der Türkei immer als Stiefkinder behandelt worden“, hieß es in Hürriyet . Auch in Deutschland würden sie als fremde Autoren abgestempelt. Die „Deutschlinge“ wie sie etwas unbeholfen genannt werden, hätten es somit in beiden Ländern schwer, und deswegen sei diese Preisvergabe „so erfreulich, weil die im Ausland lebenden Autoren erstmalig gewürdigt und nicht mehr aus der türkischen Literaturwelt ausgegrenzt werden. Ein Zeichen, Vorurteile abzubauen.“
Bektas, 1951 bei Izmir geboren und seit 1973 in Deutschland lebend, erhielt den mit 500 Millionen türkischen Lira (etwa 7000 Mark) dotierten Preis des renommierten Verlagshauses Inkilap für seinen Roman „Schattengeruch“.
Das 1995/96 in Erlangen geschriebenen Buch thematisiert gerade die schwierige Situation der hier lebenden Türken, Ihre Bindung an die eigentliche Heimat und die Barrieren der Integration.
Aber Habib Bektas arbeitet in „Schattengeruch“ noch mehr auf: er geht zurück in die jüngste türkische Vergangenheit und beschreibt die Schreckenszeit des Militärputsches im Jahr 1980. Aus der Sicht eines Kindes wird die Tragödie einer Familie erzählt, die unter Repressalien und Folter zu leiden hat. Das Kind muss machtlos mit ansehen, wie die Mutter im Verhör zugerichtet wird; es wird in der Türkei zurück gelassen, während die politisch verfolgten Eltern ins Ausland fliehen; mit gefälschten Papieren wird es nach Deutschland nachgeholt; aber auch dort zerbricht die Familie an den Verhältnissen; an Fremde und Ohnmacht.
Für Bektas, der auch hier – wie schon in seinen Gedichten – sehr poetisch um das Thema Heimat kreist ohne es zu idealisieren, stehen bei dieser Geschichte die Menschen und nicht so sehr die politische und sozialen Wirklichkeit im Vordergrund: „Es geht um das, was die Menschen überall auf der Welt gleich empfinden, um die Gefühle, um Liebe, Hass, Angst oder Leidenschaft.
Dass er für den Roman einen türkischen Preis bekommen hat, erfüllt Habib Bektas mit Stolz. Nicht zuletzt weil die unabhängige Jury aus angesehenen Literaten und Kritikern besteht, die, so schreibt wiederum Hürriyet süffisant, allesamt doch ehr als „besonders neidisch“ oder eifersüchtig auf Ihre Kollegen gelten. Zudem wurde die Auszeichnung nicht, wie sonst üblich, unter den Preisträgern aufgeteilt (eingesandt wurden 48 Manuskripte), sondern einem einzigen Autor zuerkannt.
Die deutschen Leser müssen auf die Übersetzung von „Schattengeruch“ noch eine Weile warten. Dafür erscheint von Bektas im Frühjahr im Horlemann – Verlag der Gedichtband „Zaghaft meine Sehnsucht“. Derselbe Verlag bringt im Herbst Bektas` ersten Roman „Frau Teig“ heraus. Der übrigens wurde auch bereits in der Türkei ausgezeichnet:1989 mit dem Romanpreis der Tageszeitung Milliyet .

Bernd Noack

Nürnberger Nachrichten Kultur Aktuell
Freitag, 7.Februar 1997

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

webmaster@habibbektas.com
zurück zur Startseite
nach oben
©Ralf Bergmann