|
|
|

|
GÖLGE KOKUSU
Yazarin Tanikligi Ilgi çekici bir farktan söz
etmek istiyorum: Bati'yi bizim yazarlarimiz nasil anlatiyor; bir
de her ülkenin yazari kendi ülkesini nasil anlatiyor.
Ne olursa o ikisi arasinda fark vardir. Ben bu farki Almanya'da
yasayanlarla Türkiye'de yasayanlar arasinda gördüm.
Bir Alman yazari kendi yurdunu, yurttasini baska türlü
kaleme getiriyor, orada yasayan bir türk yazari ise baska gözle.
Bu, edebiyata bir degisiklik, çesitlilik getiriyor.
Basit ölçekte sehirli yazarlarin köye bakisi ile
oradan yetismis bir yazarin objektifini kendi topraklarina yöneltmesi
de farklidir.
Almanya'da yasayan Türk yazarlarindan, sairlerinden, ben, yalniz
Almanya'yi degil, yabanci bir toplumda yazarin kazandiklarini da
ögrendim.
Her zaman söylüyorum, Türkiye'de yasayan bizler,
Almanya'da yasayan edebiyatçilarimizi geregi kadar degerlendiremedik.
Zaman zaman orada yasayanlarin adlarini anarim, eksiksiz liste vermeye
çalisirim, onlarin Türkiye'ye seslerinin tam ulasmadigindan
yakinirim. Çünkü onlar, bizim edebiyatimizi izliyorlar,
üstelik baska bir toplumda olmanin verdigi degisik tatlarla
yorumlayarak.
Habib Bektas'in Gölge Kokusu adli romaninin burada ödül
kazanmasindan, bu açidan da mutluluk duydum. Almanya'da yasayan
bir yazarin Türkiye'de ödül almasi, bundan sonra
kurulacak edebi köprüleri daha saglamlastirir umudundayim.
Yabanci bir toplumda yabancilasmanin, yasam tanikligina dayali romanlari,
siirleri beni çok etkiledi. Bazi yazarlarimiz onlari elestirirken
Almanya'yi yazmalarini, o toprak ve toplumla sinirli kalmalarini
örnek gösterdiler. Aksine ben önemlerinin oradan
geldigini savunuyorum. Çünkü benim için,
bir yazarin konumu, toplumla uyusmasi ve yabancilasmasi çok
önemlidir.
Habib Bektas'in "Gölge Kokusu" adli romaninin ödül
almasi, iki ülkede yasayan Türk ve Alman dilini kullanan
Türk yazarlari arasinda bir iliskinin baslangici olabilir.
Sanirim Almanya'da yasayan yazarlarin eserlerini oradaki yurttaslarimiz
biliyor ve okuyor. Biz de Türkiye'de bu islevi yerine getirmeye
çalisiyoruz.
Dogan Hizlan
Hürriyet 7.2. 97
|
Der Erlanger Kulturförderpreisträger
Habib Bektas hat den erstmals ausgeschriebenen Romanpreis des Inkilap-Verlags
erhalten, der als Traditionsverlag in der Türkei u.a. für
seine Klassikerausgaben bekannt ist. Die Auszeichnung ist mit umgerechnet
14 000 Mark dotiert. An der Preisverleihung am Mitwoch, 15 Januar,
im Hotel "The Marmara" in Istanbul nimmt Habib Bektas persönlich
teil. Das Manuskript mit dem Titel "Schattengeruch" wird
in türkischer Sprache im Inkilap-Verlag erscheinen. Die Romanvorlage
entstand in den Jahren 1995/96 in Erlangen.
Norddeutsche Zeitung, 16 Januar 1997
|
Bir Ödülün Getirdigi
Kurulusunun 70. yili dolayisiyla Inkilap Kitapevi’nin verdigi
Roman Ödülü'nü Gölge Kokusu adli romaniyla
Habib Bektas aldi.
Gölge Kokusu, 430 sayfalik bir roman; romanin 234 sayfasi bir
çocugun gözünden ve agzindan verilmis. Bir çocuk
ne anlatir, nasil anlatir? Gördüklerini, duyduklarini,
tattiklarini, kokladiklarini, dokunduklarini anlatir, yani bir çocugun
anlattiklari bes duyusuyla tanidiklaridir. Metin (çocugun
adi) özellikle "koklama" duyusunun güçlülügüyle
sasirtiyor bizi. Habib Bektas, Metin'i konustururken bu bes duyu
gerçekçiligine özen gösteriyor. Bir de bir
çocugun "deyimler" karsisindaki saskinligini ustaca
belirtiyor. "Bilmiyorum ki" demesini ögrenen çocugun,
biri ögretmezse "Biliyorum ki" diye konusabilecegini
de...
Metin'in annesi hapistedir, babasi aranmakta. 12 Eylül dönemi...
Metin, Salihli yöresinde bir kasabada, dedesi Hüseyin
Efe'nin yaninda kalmakta. Bir takim toplumsal gerçekler Metin'in
gözünden verilir. "Sevgilisi" (kendinden üç
yas büyük) Hatice için: "Dikis nakis ve Kuran
ögrenmeliymis. Ögleden sonralari Kuran Kursu’na
gitmeliymis." Ama kasabanin "üç hoc'anim"i
da Metin'in ninesi ölünce mevlit okumamak için
"hasta" oluverirler! Ve romanin unutulmaz kisilerinden
Serife Hanim basar küfrü: "Kerhanedeki orospular
bile sizden müslümandir!"
Komsular düsmanca davranirlar. Çocuklar Metin'in arkasindan
"Komünist" diye bagirirlar, Metin'e tas atarlar.
Ölü evine polis baskin yapar, sokaktaki kalabalik evi
gösterip güler.
Metin, babasi Rasim, annesi Ayten... Hepsi de 12 Eylül'ün
(hadi Halit Ziya'nin bir romaninin adiyla söyleyeyim) "Kirik
Hayatlar"idir.
Ayten, poliste iskence görmüstür. Habib Bektas, bu
iskenceyi, önce üstü kapali anlatir, sonra Ayten'in
niçin çocuguna bile sarilamaz hale geldigini, Dede,
acilara dayanamayip delirince açiklar: "Ayten'ime cop
sokamazlar!" Ayten'in erkek iskencecilere duydugu nefret, giderek
bütün erkeklerden sogumaya dönüsür, lezbiyen
iliskiye girer. Annesini böyle bir iliski içinde gören
Metin "Orospular!" diye haykirarak evi terk eder.
Çocukken arkadaslarina özenerek kitap ve hurda demir
"yürüten" Metin, Almanya'da bir delikanli olunca,
arkadaslariyla bisiklet çalmaya baslar, uyusturucu kullanir,
uyusturucu kaçakçiligina bulasir, cinayet isler, sonunda
da AIDS olur! (Bu kadari "abarti" gibi geliyor bana, ama
Almanya gerçegini benden iyi bilenler bunlarin "olagan"
oldugunu söylüyorlar.)
Rasim, sorgulamada "çözülmüstür",
bunun azabini yasar. Almanya'ya kaçinca kendini içkiye
vurur, bir türlü baslayamadigi bir kitapla avunmaya çalisir.
Sonunda Türkiye'ye döner.
O güzelim Dede, Manisa Akil Hastanesi'ndedir. Serife teyze
ölmüstür.
Kasaba insanlarini anlatirken, çogunlukta olan çikarcilari,
korkaklari anlatmakla birlikte, insanca davranabilen kasabalilari
da (sayilari çok az da olsa) anlatan Habib Bektas, bir siyasal
eyleme katilanlarin yanilgilari ve yanlis davranislari karsisinda
hosgörü göstermiyor, acimasiz bir elestiri yöneltiyor
yeniklere... Dogrusunu yapiyor: Bilinçsizlere hosgörü,
bilinçlilere elestiri.
Habib Bektas'in Gölge Kokusu, siradan bir ödül romani
degil; iyi bir yazarin, sabirli ve titiz çalismasiyla yazilmis,
alabildigine usta isi bir roman.
Fethi Naci
Yeni Yüzyil 26.5.1997 |
Was eine Auszeichnung brachte
Dieser Artikel wurde von dem türkischen
Kritiker Fethi Naci über Bektas`s Roman (Duft der Schatten) geschrieben.
Erschienen am 26.05.1997 in der Zeitung „Yeni Yüzyil“
Den Romanpreis, der zum 70. Gründungsjahr
des „Inkilap Kitabevi“ Verlages vergeben wurde, erhielt
Habib Bektas für seinen Roman „Schattengeruch“
(Gölge Kokusu, 1997).
Schattengeruch umfasst 430 Seiten, davon 234
aus der Sicht und mit den Worten eines Kindes geschrieben. Was erzählt
ein Kind, wie erzählt ein Kind? Es erklärt was es sieht,
hört, schmeckt, riecht und anfasst, also das, was es durch
seine fünf Sinne wahrnimmt. Metin, eben dieses Kind, erstaunt
uns insbesondere durch die Kraft seines Geruchsinnes. Wenn Bektas
Metin erzählen lässt, so widmet er den Darstellung seiner
Sinneswahrnehmung besondere Sorgfalt. Auch macht er uns auf meisterhafte
Weise mit den Schwierigkeiten eines Kindes beim Benutzen von Redensarten
bekannt! (...)
In den Tagen des Militärsturzes des 12.September
1980 ist Metins Mutter im Gefängnis, sein Vater wird gesucht.
Metin wohnt in einer ägäischen Kleinstadt bei seinem Großvater
Hüseyin Efe. Einige gesellschaftliche Begebenheiten werden
aus Metins Sicht geschildert. So zum Beispiel über seine Geliebte
(3 Jahre älter als er): ... Sie muss nähen, sticken und
den Koran lernen. Nachmittags muss sie immer in den Korankurs gehen...
Aber als Metins Großmutter stirbt, sind auf einmal alle drei
Gebetsvorsteherinnen der Kleinstadt krank, um der Toten nicht das
letzte Gebet sprechen zu müssen. Und eine der unvergesslichen
Personen des Romans, Serife Hanim, schreit in ihrem Zorn: „...
selbst die Huren im Puff sind bessere Moslems als ihr!...“
Die Nachbarn verhalten sich feindlich. Die Kinder
schreien „Kommunist“ hinter Metin her und bewerfen ihn
mit Steinen. Als die Polizei eine Razzia in dem Haus kurz nach dem
Tod der Großmutter durchführt, zeigen die Schaulustigen
auf der Strasse auf das Haus und lachen.
Metin, sein Vater Rasim und seine Mutter Ayten
gehören zu den Verlorenen des 12. September.
Ayten wurde von der Polizei gefoltert. Bektas
lässt die Art der Folter zuerst offen. Später allerdings,
als der Großvater den Zustand von Ayten, die nicht einmal
mehr ihren Sohn umarmen kann, nicht mehr erträgt und dem Wahnsinn
verfällt, erfahren wir von ihm:“...aber sie können
meiner Ayten doch nicht den Gummiknüppel hineinstecken!...“
Durch den Hass, den Ayten gegen ihre männlichen Folterer empfindet,
erkaltet ihr Gefühl für alle Männer/sie geht eine
lesbische Beziehung ein. Als Metin sie einmal in solch einer Situation
sieht, schreit er: „Huren“ und verlässt das Haus.
Metin, der als Kind Bücher und Eisenschrott
mitgehen ließ, um seinen Freunden zu imponieren, fängt
als Jugendlicher in Deutschland an, mit seinen Freunden Fahrräder
zu stehlen, er rutscht schließlich auch in die Drogenszene.
Es folgen kriminelle Handlungen, letztendlich erkrankt er an Aids.
(Mir kommt das übertrieben vor, aber die Leute, die den deutschen
Alltag besser kennen als ich, sagen, dies sei nicht außergewöhnlich.)
Rasim wurde während seines Verhöres
dazu gebracht auszupacken, er quält sich seither damit. Als
er nach Deutschland flieht, ergibt er sich dem Alkohol, und versucht
sich damit zu trösten, dass er ein Buch schreiben will, schafft
es aber einfach nicht, den Anfang zu machen. Am Ende kehrt er in
die Türkei zurück. Jener wunderbare Großvater ist
in der Nervenklinik in Manisa. Serife Teyse ist gestorben.
Wenn Habib Bektas die Kleinstadtmenschen beschreibt,
von denen die meisten auf ihren eigenen Vorteil bedacht sind, so
beschreibt er neben den furchtsamen auch diejenigen (auch wenn deren
Anzahl gering ist), die sich menschlich verhalten.
Er zeigt keine Toleranz gegenüber Irrtümern und Fehlverhalten
der am politischen Prozess beteiligten und richtet seine Kritik
mitleidlos an diese Stellen. Er macht es richtig: Toleranz gegenüber
den Unwissenden und Kritik gegenüber den bewusst handelnden.
Habib Bektas`s Schattengeruch ist kein herkömmlicher
preisgekrönter Roman, sondern vielmehr ein von einem guten
Schriftsteller in geduldiger und gewissenhafter Arbeit unglaublich
meisterhaft geschriebener Roman.
Fethi Naci
|
GÖLGE KOKUSU
Habib
Bektas'in Gölge Kokusu adli romani, Inkilap Kitapevi’nin
70. yil Roman Ödülünü aldi. 1997 yilinin baslarinda
da yayimlanip piyasaya çikti. Dogrusu, zamanlama kötüydü.
Bu kötü zamani Habib Bektas ya da yayimlayan yayinevi
seçmis degil. Öyle denk geldi. Denk geldiyse suydu:
Tehlikeli Masallar'dan tutun Sofi'nin Dünyasi'na, oradan Simyaci'ya
filan, popüler kitaplar piyasada cirit atiyor, okurun gerçek
ve nitelikli romana ulasmasina bir bakima engel oluyordu.
Gölge Kokusu, Türk ve dünya romaninin ne oldugunu,
nereye dogru çok iyi bilenlerden kurulu bir jüriden
(F.Naci, H. Yavuz, Dogan Hizlan, Tarik Dursun K., Füsun Akatli,
Pinar Kür) aldi ödülünü. Ancak "bir
kisim medya", Habib Bektas'in romanini, aldigi ödülü
ve basarisini görmedi, göremedi, görmezden geldi.
Yazip çizilen birkaç gazete ve dergi yazisi ise Gölge
Kokusu'nu çözmekten, elestirmekten yoksundu. (Burada
hemen Fethi Naci'nin Yeni Yüzyil'daki yazisini ayirmak isterim;
çünkü Fethi Naci, gazetedeki kösesi elverdigince
romana yönelik çok dogru saptamalarda bulunuyordu.)
Roman, bir tragedyadir. Romanda, ro9man kahramanlarinin, kahramanlarin
yasadigi yerin, zamanin tragedyasini okuruz. Habib Bektas da 430
sayfalik romaninda Metin'in ve onunla söyle böyle bagi
olan insanlarin, o insanlarin arkasinda bir dönemin; olaylarin
yasandigi kentlerin, kasabalarin, ülkelerin tragedyasini anlatiyor
bize.
Kisa, yalin ama dopdolu cümlelerle anlatiyor. Örnegin,
roman insanda çocuksu bir merak (çünkü Metin
bir çocuktur ve biz onun gözleriyle görüyoruz
her seyi) uyandiran su cümlelerle basliyor: "Annem yok.
Var ama, yok. Eve gelmedi çünkü. Bekliyoruz, yine
gelmiyor."
Habib Bektas, çok basarili buldugum bu anlatim biçimini
roman boyunca kivrak, tekdüzelige düsmeden ve yarattigi
bosluklarda müthis anaforlar çikartarak sürdürüyor.
Böylece roman yalnizca Metin adli bir kasabali çocugun
acili yasamindan bir bölüm olarak kalmiyor; dil yalinliginin,
zeka dolu söylemin ve ustaca kurgunun bir tür sölenine
dönüsüyor.
Gölge Kokusu'nda "tip"leri, "tip"lere ait
özellikleri, yani onlarin psikolojik ve düsünsel
yanlarini küçük, kisa diyaloglardan çikariyoruz.
Habib Bektas, ikili konusmalarda romanin hizini kesmemeyi basariyla
gerçeklestiriyor: Metin'in ninesi ölmüstür.
Ama Metin ölümün, mezarin, okunan dualarin ayirdinda
degildir. Olan biten her seyi, bir filmi izler gibi izlemekte, gördüklerine
bile anlam verebilmek için sorular sormaktadir:
"Ninem hep orda mi yatacak?"
"Yok," diyor Serife Teyze, "mezara götürecekler."
"Ne zaman götürecekler?"
"Yarin ögle namazindan sonra."
"Kimler götürecekler?"
"Erkekler."
"Neden erkekler?"
"Kadinlar gitmez mezara!"
"Ben erkegim degil mi?"
"Erkeksin tabii. Ama daha çocuk!"
Evet, Metin gerçekten çocuktur.
Habib Bektas, yazarken seçtigi sözcüklerde de onu
bir çocuk olarak yasatmis; tüm davranislarini, algilamalarini,
adlandirmalarini çocugun düzeyini asla bozmadan anlatmis.
Örnegin: Öpüsmak! Öpüsmak, iki kisinin
dudaklarini birbirine degdirmesidir ama Metin "dudak"
demiyor: "Uzanip agzimdan öpüyor. Yere bakiyor sonra.
Hiçbir sey olmuyor. Ben cesaretleniyorum. Ben de uzaniyorum.
Agzindan öpüyorum. Televizyonda gördügüm
gibi. Agzimi hemen çekmiyorum. Uzun uzun öpüyorum.
Hiçbir sey olmuyor. Ama güzel. Hatice’nin agzinda
ilik süt tadi var. Saçlari da ayit çiçegi
kokuyor, mavis."
Su birkaç satirdan Hatice'nin de Metin yaslarinda bir çocuk
oldugunu ("agzinda ilik süt tadi"), bir kent çocugu
degil de köy/kasaba çocugu oldugunu ("saçlari
ayit kokuyor") anliyoruz.
denebilir ki Habib Bektas'in basarisi, yazdigi romanin ruhuna uygun
anlatim biçimini bulmasi, bu anlatim biçiminin temel
birimleri olan sözcük/kavramlari akillica seçip
kullanmasidir.
Simdi ise yer, Almanya'dir. Metin, büyümüs, gögsü
killi, boynu kasli kocaman biri olmustur. Gene kokulu bir kadinla
sevismektedir: Inga'yla!
"Yüzünü saklamaya çalisiyor Metin. Annesine
nazlanan bir çocuk gibi. Inga'dan, Inga'nin gögüslerine,
çiplakligina saklaniyor. Içine çekiyor Inga'nin
kurumus basak kokusunu." (s.351)
Ülkesindeki karanligi çocuk yaslarda yasayan ama annesinin
nezdinde tüm acisini tadan, tanik olan ve yillar sonra baska
bir ülkeye giden Metin'in ezik, kapali psikolojisinin anahtari
"koku"dur. Koku, onun kavramaya çalistigi yasami,
yasama ait kimi durumlari kendine yakin ya da uzak eden bir nesne
gibidir.
"Ilkyazda hendek kenarlarinda yaban zambaklari olurdu. Mor
zambaklar. Beyaz da olurdu ama, en çok mor. Koparilinca agir
bir koku yayan." (s.36)
"Boynumu, saçlarimi kokluyor. Hep böyle yaar, öpmez
beni dedem. "Sen çiçeksin," der, "çiçekler
koklanir!" Bir de "Kizanim," der bana. Dedemin günes
kokusunu içime çekiyorum." (s.40)
Olaylarin sira sira birbirini izledigi, görselligin de roman
boyunca gözardi edilmedigi bir roman Gölge Kokusu. Insanlar
hem kokulariyla varlar, hem görünüsleriyle. Hangi
sinifin insanlari olduklari konusma biçimlerine sinmis. Habib
Bektas, kurdugu kisa, yalin cümlelerle sanki anlattigi insanlarin
yasam biçimlerine de böylesi bir göndermede bulunmus
gibi.
Habib Bektas'in Gölge Kokusu'nda bir baska basarisi da, tarihsel
arka plani verirken "kör parmagim gözüne"
der gibi bir tutum takinmamasi, kisa cümleleri ustaca birer
firça darbesine dönüstürerek küçük
dokunuslarda anlatim zenginlikleri yaratmasidir.
"Bir kisim medya"nin dayattigi popüler romanlardan
kendini siyirabilen gerçek okurlar "Gölge Kokusu'nda
bir romanda olmasi gereken dil ve söylem yalinligini, zekice
tasarlanmis kurguyu, insani bir anda içine çekiveren
metaforlari bulacaklardir.
Türk roman sanatindan söz ederken Habib Bektas'in adi,
"roman sanatina saygi" ile birlikte anilacaktir.
Aydogan Yavasli
Varlik
|
Gölge Kokusu
Yazari
Almanya'da yasamasina karsin, Gölge Kokusu tipik bir "Alamanci"
romani degil. Kitabin son bölümleri Almanya'daki Türk
gençliginin çikmazlarini sergilese de, Gölge
Kokusu alisilmis "gurbet" ve "Almanya" olgusuna
yaslanmis bir roman degil.
Olaylar Metin'in annesinin gözaltina alinmasiyla basliyor.
Küçük Metin'e bakacak kimse olmadigi için
"Nurten Teyze"nin yanindan alinip annesinin yanina, yani
gözaltina götürülüyor oyuncak köpegi
"Kirli" ile birlikte. Iskenceden geçmis annesiyle
birlikte gözaltinda bir iki gün geçiren Metin'i
Salihli'deki dedesi gelip alir. dedesi de, anneannesi de perisandir
ne kadar da belli etmemeye çalissalar da. Damatlarini bulamayan
polis kizlarina iskence ederek ona kocasinin yerini söyletmeye
çalisir. Ayten, iskencelerden bitkin bir halde saliverilir,
çünkü kocasi Rasim'i polis ele geçirmistir.
Birkaç gün sonra da Rasim saliverilir, çünkü
çözülmüstür ve polisin istedigi bilgileri
vermistir. Arkadaslari bir süre sonra, Rasim'i yurtdisina kaçirir.
Ayten de Almanya'dan siginma alir. Bu arada anneanne ölür.
Metin'e ve dedeye komsulari Serife teyze sahip çikar
Parçalanan Aileler
12 Eylül darbesi aileleri parçalamis, pek çok
insani sakat birakmis, pek çogunu da yurtdisina gitmeye,
kaçmaya zorlamistir. Iskencede ölenlerin yaninda sakat
kalanlar ve ölüsü bile bulunmayanlar da ülkemizin
tarihine kara bir leke olarak geçmistir. Metin, yasinin üstünde
bir zeka ile olaylari çocuk gözüyle yorumlar, onlara
açiklik getirmeye çalisir, abartmadan, sulandirmadan
ve kendi diliyle. Öyküler uydurmaya merakli bir çocuk
oldugu için olaylarin akisini da hiç bozmaz, üstelik
tatli tatli anlatir anlattigini, tam bir masal havasinda. dedesiyle
baga gider, dogayi, komsulari, Kürtleri gözler, Salihli'nin
semtlerini, tipik insanlarini, okulu, okuldaki ögretmenleri,
komsulari Serife teyzeyi anlatir durmadan. Bir yandan da ucun ucun
boy veren Hatice'ye duydugu aski, tutkuyu gizleyemez. mahalle çocuklariyla
arkadasligi, kavgalari, sigaraya baslayisi, okuldaki basarisizliklari
parçalanmis bir aileden Metin'e yansiyan olumsuz davranislardir.
Metin, zar zor besinci sinifi bitirir ve bir baskasinin pasaportuyla
Almanya'ya, Nürnberg'e, annesinin yanina getirilir. Anne ile
baba ayri yasamaktadir. Annesi babasinin çözülmesini
bir türlü içine sindirememektedir. Baba, kendi
arkadas çevresinde dislanmistir ve öldürülme
korkusu içindedir. Alkolik olmustur. Bir yandan da içinde
bulundugu durumdan kurtulup bilimsel çalismaya baslamak ister.
Kari koca ayni apartmanda, ayri ayri dairelerde oturmaktadirlar.
Bu da, daha ilk günden ailesine kavustugunu düsünen
Metin'i yikar, çikamaz isin içinden bir türlü.
Annesi terapi görmektedir iskencenin getirdigi yikimdan kurtulmak
için. Sonra, terapi yaptigi kadin psikologla cinsel iliskiye
geçer, bunu gören Metin evden ayrilir. Metin, Almanya'da
da okuyamamistir. Evden ayrilinca kendini anlayan, aralarina alan
bir grupla birlikte olur. Esrar içer, soygunlara karisir,
hirsizlik yapar, sonunda sevgilisi Inga'dan AIDS de kapar.
Usta Gözlemler
Habib Bektas, Uyusturucu Batagi (1991) arastirmasindaki gözlemlerini
çok iyi yedirmis Gölge Kokusu'na. Almanya'daki Türk
gençlerinin içinde bulunduklari kosullari, aileleriyle
olan iliskilerini, çevrelerini, dünyalarini son derece
ustaca yansitiyor romaninda Habib Bektas. Metin de sevgisiz büyüyen
gençlerdendir. Metin, dedesinin, anneannesinin, komsularinin,
annesinin arkadasinin sevgilerinin disinda, Almanya'da sevgiyi tatmamis,
saglikli bir aile ortaminda serpilememis bir gençtir. Çikmazdadir,
bunalimdadir. Alkolik babasina, yarali annesine üzülür,
onlar için bir sey yapamaz. Babasini, annesinden habersiz,
Türkiye'ye, amcasinin yanina yollar. Annesi, psikologuyla duygusal
iliski içinde bocalamaktadir. Iskenceden kalan bir korkuyla
erkeklere yaklasamaz, onlara buz gibidir bedeni ve kalbi. Sevici
psikolog Ayten'in dünyasini kazanir, böylece onun bedenine
ve kalbine sahip olur. Ayten, bedenini dayayacagi bir baska beden
bulmustur ama, bu arada kocasindan ve oglundan olmustur. Ayten'in
babasi da, olaylar karsisinda daha fazla saglikli, sagduyulu kalamaz
ve delirir. Komsulari Serife teyzenin ölümünden sonra
Manisa'daki akil hastanesine yatirilir. Ayten, pek çok seyini
yitirir, bu arada da Türk çevreden de soyutlanir sevici
iliskisinden dolayi.
Habib Bektas, gelenekleri son derece usta gözlemlerle, yerellige
düsmeden yedirmis romanina. Parçalanan ailelerin sorunlarini
da, aile bireylerine yansidiklariyla romaninda ele almis. Siyasal
ortamlarin, baska gelenek ve kültürlerin insanin üzerindeki
etkisini de savli sözlerle, sablonlasmadan romaninda gözler
önüne sermis. Sonra Türkçe’nin hakkini
da vermis, zorlamadan tertemiz bir anlatim tutturmus ustaca kurgusunun
içinde.
Gölge Kokusu, siirleriyle, öyküleriyle ve Hamriyanim
(1989) romaniyla kendini kalici bir biçimde kanitlamis usta
bir yazarin, Habib Bektas'in basyapiti bence.
12 Eylül'den günümüze uzanan yillardaki, yollardaki,
hem Türkiye'deki, hem de Almanya'da yasanan sikintilari, acilari,
dramlari. aileleri, çikmazlari, sevgileri, gençleri
kucaklamis. Gölge Kokusu: Kolay kolay unutulacak bir roman
degil, tersine üstünde uzun uzun durulacak, tartisilacak
bir yapit.
Gültekin Emre
Cumhuriyet Kitap, 24 temmuz 1997 |
KÜLTÜRAZZI Almanci
Yazarlarin Kesfedilisi
Almanya'da yasayan yazarlara, Türkiye'de hep üvey evlat
muamelesi yapildi simdiye kadar. Orada yabanci yazar sinifiyla sinirlandirilip
etraflarina tel çitler çekildi. Türkiye'de de Almanci
yazar muamelesi yapilarak pek ciddiye alinmadilar. Türk edebiyatinda
Almanya olgusu gibi, sinirlari belli bir konuda yazi yazilirsa ancak
anildi isimleri.
geçtigimiz günlerde verilen önemli bir ödül
Kültürazzi‘yi, acaba bu önyargi kalkiyor mu,
sorusunu sormaya yöneltti. Edebiyatimizin köse baslarini
tutmus önemli isimlerinden olusan seçici kurul, bir roman
ödülünü Almanci yazarlar sinifindan Habib Bektas'a
verdi. Bu, Inkilap Kitapevi’nin tam 500 milyon lira degerindeki
roman ödülüydü. Yayinlanmamis roman dalinda simdiye
kadar verilen en büyük ödülü Gölge Kokusu
dosyasiyla aldi yazar. Görkemli ödül töreninde
hayli heyecanli görünüyordu. Ne de olsa Türkiye'de
ödüllendirilen ilk Almanci yazar'di. Ödül
jürilerinin klasik tavrinin bu ödülde öne çikmamasi
da sevindirdi bizi. Para ödülünün büyüklügü
her nedense jüri üyelerini paylastirma egilimine yöneltir.
Is konusmaya gelince mangalda kül birakmazlar. Verilen ödüllerin,
bir yazarin yeni bir kitap yazmasini karsilayacak kadar büyük
miktarda olmasini isterler, fakat bir türlü ödülü
tek kisinin almasini da çekemezler. Ödülü amipler
gibi çogaltip ikiye, üçe, dörde bölmek
isterler.
Neyse, Inkilap Kitapevi’nin bu ödülü hem Almanci
yazarlarin dislanmasini hem de ödülün bölüstürülme
sendromunu tek örnekle de olsa ortadan kaldirmis oldu. Dogrusu
sevindirici bir gelisme.
Hürriyet sanat, Pazar, 19 Ocak 1997 |
| Gegen die Ausgrenzung
Der in Erlangen lebende türkisch Schriftsteller
erhielt angesehenen Literaturpreis in Istanbul
Der gefürchtete geheimnisvolle Kultur-Reporter
der großen türkischen Zeitung Hürriyet zeigt sich
angenehm überrascht. Seine Kolumne „Kültürazzi“
betitelte er am 19.Januar 1997 mit „Die Entdeckung der in
Deutschland lebenden Autoren“. Tatsächlich wurde einen
Tag vorher im noblen Istanbuler Marmara – Hotel der in Erlangen
wohnende Schriftsteller Habib Bektas mit dem „Inkilap“
Literaturpreis ausgezeichnet. In der türkischen Literaturszene
eine sehr außergewöhnliche Entscheidung.
„Die in Deutschland lebenden Schriftsteller sind in der Türkei
immer als Stiefkinder behandelt worden“, hieß es in
Hürriyet . Auch in Deutschland würden sie als fremde Autoren
abgestempelt. Die „Deutschlinge“ wie sie etwas unbeholfen
genannt werden, hätten es somit in beiden Ländern schwer,
und deswegen sei diese Preisvergabe „so erfreulich, weil die
im Ausland lebenden Autoren erstmalig gewürdigt und nicht mehr
aus der türkischen Literaturwelt ausgegrenzt werden. Ein Zeichen,
Vorurteile abzubauen.“
Bektas, 1951 bei Izmir geboren und seit 1973 in Deutschland lebend,
erhielt den mit 500 Millionen türkischen Lira (etwa 7000 Mark)
dotierten Preis des renommierten Verlagshauses Inkilap für
seinen Roman „Schattengeruch“.
Das 1995/96 in Erlangen geschriebenen Buch thematisiert gerade die
schwierige Situation der hier lebenden Türken, Ihre Bindung
an die eigentliche Heimat und die Barrieren der Integration.
Aber Habib Bektas arbeitet in „Schattengeruch“ noch
mehr auf: er geht zurück in die jüngste türkische
Vergangenheit und beschreibt die Schreckenszeit des Militärputsches
im Jahr 1980. Aus der Sicht eines Kindes wird die Tragödie
einer Familie erzählt, die unter Repressalien und Folter zu
leiden hat. Das Kind muss machtlos mit ansehen, wie die Mutter im
Verhör zugerichtet wird; es wird in der Türkei zurück
gelassen, während die politisch verfolgten Eltern ins Ausland
fliehen; mit gefälschten Papieren wird es nach Deutschland
nachgeholt; aber auch dort zerbricht die Familie an den Verhältnissen;
an Fremde und Ohnmacht.
Für Bektas, der auch hier – wie schon in seinen Gedichten
– sehr poetisch um das Thema Heimat kreist ohne es zu idealisieren,
stehen bei dieser Geschichte die Menschen und nicht so sehr die
politische und sozialen Wirklichkeit im Vordergrund: „Es geht
um das, was die Menschen überall auf der Welt gleich empfinden,
um die Gefühle, um Liebe, Hass, Angst oder Leidenschaft.
Dass er für den Roman einen türkischen Preis bekommen
hat, erfüllt Habib Bektas mit Stolz. Nicht zuletzt weil die
unabhängige Jury aus angesehenen Literaten und Kritikern besteht,
die, so schreibt wiederum Hürriyet süffisant, allesamt
doch ehr als „besonders neidisch“ oder eifersüchtig
auf Ihre Kollegen gelten. Zudem wurde die Auszeichnung nicht, wie
sonst üblich, unter den Preisträgern aufgeteilt (eingesandt
wurden 48 Manuskripte), sondern einem einzigen Autor zuerkannt.
Die deutschen Leser müssen auf die Übersetzung von „Schattengeruch“
noch eine Weile warten. Dafür erscheint von Bektas im Frühjahr
im Horlemann – Verlag der Gedichtband „Zaghaft meine
Sehnsucht“. Derselbe Verlag bringt im Herbst Bektas` ersten
Roman „Frau Teig“ heraus. Der übrigens wurde auch
bereits in der Türkei ausgezeichnet:1989 mit dem Romanpreis
der Tageszeitung Milliyet .
Bernd Noack
Nürnberger Nachrichten Kultur Aktuell
Freitag, 7.Februar 1997
|
|