Startseite
aktuell
Bibiografie
Kritiken
Leseproben
über Habib Bektas
kontakt
Fotos: ©Bernd Böhner
aktualisiert am: 13.05.2003 14:25

 

Bibliografie

nächstes Buch vorheriges Buch     >>

Cennetin Arka Bahcesi (Hinterhof des Paradieses)

Habib Bektas’ neuer Roman „Cennetin Arka Bahcesi" (etwa: Hinterhof des Paradieses) ist in der Türkei im Verlag „Can"
erschienen.

Das Buch sorgte schnell für Furore: Im Mittelpunkt steht das Kurden-Thema, hier – ungewöhnlich genug – geschildert aus der Perspektive eines Kindes, des Kurdenjunge Memo. Daß er im Lauf der Geschichte den Zweitnamen Cakir bekommt, verweist auf das Schicksal vieler Kurden – „Fliehkräfte“ der Politik reißen die Menschen aus ihrem Zentrum, ihrem Selbstverständnis droht die Spaltung: Wer bin ich, zu wem gehöre ich, wohin gehe ich? Bin ich Memo (neben der Anspielung auf die Erinnerung ein verbreiteter kurdischer Name) oder bin ich Cakir (ein typisch türkischer Spitzname)?

Diese Zerrissenheit als Ergebnis der Kurdenpolitik im Lande macht Habib Bektas auf ebenso eindringliche wie unaufdringliche Weise deutlich. Seine besondere Kunst: die Welt mit den Augen eines Kindes zu erzählen. Bektas beherrscht es wie kaum ein anderer, dem kindlichen Blick zu folgen. Aus dieser neugierigen, vorurteilsfreien und nur scheinbar naiven Sicht erscheinen die ganz normalen „Verrücktheiten“ mit einem Mal im rechten Licht.

Die Geschichte
Der Kurdenjunge Memo kommt mit seiner Familie aus dem von Kurden dicht besiedelten Südosten der Türkei in den Westen nach Marmaris. Ein Zwischenstopp nur, denn man will weiter: in das Land der „Ungläubigen", wie Memo es nennt. Dazu gilt es, möglichst schnell Geld zu sparen – die Preise der Mafia für ein Boot nach Italien sind horrend.

Die Familie landet in einem Slumgebiet am Rand der Touristenstadt. Bald lernt Memo Öykü kennen, früher Apothekerin und mit einem Arzt verheiratet, dann Opfer einer politischen Denunziation, die ihre Ehe und ihren Beruf ruiniert. So hat sie noch Glück, daß sie jetzt in der Nähe von Marmaris wenigstens eine Pension betreiben kann. „Cennet" heißt das kleine Gästehaus, „Paradies“ zu deutsch. Und: Öykü ist gerade dabei, einen Roman zu schreiben.

Memo, Cakir und der Sesselstein
Öykü gibt Memo den neuen Namen Cakir; mit der Zeit entwickelt sich zwischen beiden eine tiefe Freundschaft. Memo erzählt ihr viel von seinem Heimatdorf. Stoff für Öyküs Roman.

Memo hat am Strand einen Lieblingsfelsen, den er beharrlich aushöhlt und so zu seinem „Sesselstein“ macht. Hier sitzt er stundenlang und träumt in den Tag hinein: von Schokolade, Bananen, Milch und Zahnpasta, die es im „Land der Ungläubigen" massenweise geben soll.

Und mitunter auch von seinem Dorf, wie es war, bevor es niedergebrannt wurde. In diesen Erinnerungen ist er für sich immer Memo, im Alltag von Marmaris nur noch Cakir.

Liebe, Eifersucht und kindliche Erotik
Und Memo hat noch andere Träume: Er ist in seine Cousine Dilan verliebt, und mehr und mehr auch in die viel ältere Öykü. Dazu gehören hemmungslose Gefühle kindlicher Erotik, wie sie jeder kennt.

Doch da ist ja noch Öyküs Liebhaber Murat. Er ist ebenfalls Kurde, Mitbesitzer eines Fischerbootes und er sieht gut aus. Aber sonst? Die beiden haben Sex, das aber mehr schlecht als recht. Sonst haben sie wenig voneinander. Memo fürchtet Murat, akzeptieren wird er ihn niemals.

Tod und Betrug auf See
Das Geld für Italien ist gespart: Über einen Mittelsmann verständigt sich die Familie mit einem Kapitän der lokalen Amateurmafia und eines Nachts schleicht man auf ein windiges Boot. Drei Tage und Nächte kauert die Familie unter Deck, dabei wird Memos Cousine Dilan krankt und stirbt.

Schließlich heißt es, man sei am Ziel. Das tote Mädchen in den Armen, steht die Familie am Strand. Gefühle der Freude und der Trauer, bald der Verzweiflung: Der vermummte Kapitän hat sie ganz in der Nähe von Memos Sesselstein wieder an Land gelassen. Ihr Geld, ihre Hoffnung, ihre Dilan; alles weg. Die Familie beerdigt Dilan unter einem Olivenbaum im Slum.

Die Rache der Wehrlosen
Memo sucht nach dem Kapitän ohne Gesicht. Seine Anhaltspunkte sind schwach: An Bord hat er nur die Silhouette des Kapitäns sehen können und einmal zufällig ein schwarzes Muttermal auf dessen Fuß. Die Suche scheint hoffnungslos. Memo läuft zu Öykü, voller Angst dort den verhaßten Murat zu treffen.

Vergebens. Memo findet Murat schlafend, ausgestreckt auf einer Couch. Er sieht das Muttermal auf dem Fuß; er nimmt sehr leise die Harpune von der Wand. Dann entscheidet er, daß Murat sein Ende miterleben soll. Er weckt ihn auf. Und Murat, ein neuer Abel des Paradieses, kann ihn nur noch panisch ansehen.

Fazit: Tief empfundene Zerrissenheit
Bektas’ Roman bringt uns die Lage der Kurden in der Türkei ungewöhnlich nahe. Gerade der kindliche Blick rührt tief an. Wir erfahren, was nacktes Elend ist. Wir werden aber auch an das Glück und die Wirrnisse der Kindheit erinnert, können wieder nachempfinden, wie erste Liebe und Erotik die junge Phantasie beflügeln. Bei all dem lesen wir einen kunstvoll gebauten Roman – und wenn sich Memo an sein Dorf erinnert, über weite Strecken auch einen Roman im Roman.

Das Schlüsselthema aber ist die Entwurzelung, die Spaltung der Person durch die Mächte der Politik: Wird Memo als Türke in Instanbul leben können? Oder wird er als Kurde in seine Berge zurückkehren?
Einfache Lösungen gibt es nicht; der weitere Weg bleibt offen.

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>
Cennetin Arka Bahçesi

Yazmak, dünyayi yargilamaktir bence. Özellikle bir roman yazmak, bir dönemi, dönemin insanlarini, olaylarini anlatmak, onlari yeniden kurgularken önemsediginiz ya da görmezden gelip sildiginiz ayrintilarla yargilamak, irdelemektir. Her yazar, yargisi için bir bakis açisi ve bir sözcü seçer, dünya görüsüne göre. Habib Bektas'ta bu iki öge çocuklarda birlesir. 1997 yilinda yayimlanan ve Inkilap 70. yil ödülünü kazanan Gölge Kokusu ile bu yil Can Yayinlari'nca yayimlanan Cennetin Arka Bahçesi art arda okundugunda, Bektas'in bu özelligi iyice belirginlesiyor.

Gölge Kokusu ve Cennetin Arka Bahçesi'ndeki çocuk bakisi ve çocuk yargilari, kahramanlarin çocuk olusundan kaynaklaniyor bir bakima. Okur, günümüz çocuklarinin yasamak zorunda kaldiklari acilari, onlarin gözünden görüyor, onlarin hak etmedikleri sonuçlar yüzünden yargiliyor günümüzü. Habib Bektas'in çocuk kahramanlari bilgiç, büyümüs de küçülmüs çocuklar degil. Anlattiklari o yüzden inanilir geliyor. Yasadiklarimiz, yasayip kaniksadiklarimiz onlar anlattiginda katlanilmaz bir nitelik kazaniyor. Örnekleyeyim: Gözaltilar, teknik sorgulamalar, iskenceler, toplumun neredeyse tepki göstermeye gerek bile görmedigi siradan olaylar durumunu aldi. Bir evin basilisi, bir çocugun gözaltindaki anasinin yanina konulusu da. Bunlari henüz okula gitmeyen, çevresiyle ilgili masallar anlatmayi seven Metin anlattiginda yadirgiyorsunuz. Romanin örgüsü size yalniz iskenceden incineni degil, onun ailesini, çocugunu, babasini, annesini de yansitiyor. O zaman iskencenin hedefinin kisi degil toplum oldugu yargisina variyorsunuz. Gölge kokusu, iskence olgusunun yol açtigi, yol açabilecegi sonuçlarla birlikte bir dönem yargilamasi ve mahkum etmesi niteligi tasiyan bir roman kimligi kazaniyor böylece.

Cennetin Arka Bahçesi, yine kaniksadigimiz bir konuyu isliyor. Köyü yakildigi için göçen Kürt aileler. Bu aileler için Avrupa'ya göçme düsü. Varlarini yoklarini onlari Avrupa'ya götürmeyi vaat edenlere verip aç susuz günlerce denizde gezdirilenlerin öykülerini gazetelerde, televizyonlarda izleye izleye alistik. Hatta onlarin Avrupa diye, Türkiye'nin kus uçmaz kervan geçmez bir kösesine birakilmalarina güldük bile. Bu durumun, insanlik disi yani, Memeo/Çakir anlattiginda belirginlesiyor. Memo, gitmek istedigi ülkede (Gâvur'da) nelere kavusacagini söylemese, yitirilen düsün büyüklügünü anlamayacagiz belki. Muz, okul. okul çantasi, hem yenen hem dis firçalanan macun bu düsün küçük parçalari. Ama asil önemlisi orada doktor vardir, Memo'nun evlenmeyi kurdugu hasta küçük kizi iyilestirecek doktor.

Cennetin Arka Bahçesi, yerinden yurdundan kopmanin, insanca yasamayi özlemenin romani. Insanca yasamayi özleyen yalnizca Memo ve ailesi degil! Bir zamanlar sevdigi adami, kocasinin ihbar ettigine inanan Öykü, cinsel seçimi yüzünden insanlarca dislanan Ismet Bey... Hatta geçirdigi hastalik yüzünden bir zamanlar dislanmis, insan gibi yasamak için insanlari sömürmeye gerek duyan Murat.

Habib Bektas, kahramanlarini anlatirken, onlari inanilir kilmaya dikkat ediyor. Yasamanin degil, roman gerçeginin inanilir kisileri bunlar. Bir Kürt kizina asik oldugu için, kizin köyüne yerlesen jandarma çavusu Osman, yakilmis köyünden ayrilmamak için ölüme razi olan Nine roman gerçegi içinde sahicidir. Ve bu sahici kisilerin olusturdugu öyküler, gazetelerin, televizyon haberlerinin yineledigi olaylari yeniden yorumlamaktadir. Bir çocuk sakinmasizligiyla, çocuk safligiyla... Ve çocuklarin acima bilmez bakis açisiyla. Okur böylece yasadigi dünyanin görmedigi ayrintilarini görmektedir: Cennetin arka bahçesini.


Romanin Olusum Süreci

Habib Bektas'in romanlari olaganüstü bir akicilikla okunuyor. Yöresel sözcükler (agziasagi yatmak, yatirip kaçmak, tanelere ben düsmek, kizan) çocuklarin düsleriyle olusan olaganüstü olaylar (ninenin ölünce deniz olmasi, gölge çocukla konusmalar) romanin akiciligini kesmiyor. Bunda Habib Bektas'in roman kurgusunun, ayrintilari yerli yerince kullanmasinin önemi var kuskusuz. Habib Bektas, romanindaki ayrintilarla sagliyor roman mekaninin ve olaylarin inandiriciligini. Bu ayrintilarin bir bölümü dogup büyüdügü cografyanin, Ege'nin yasamindan. Birtakim ayrintilar da çalistigi çesitli islerden: Lokantacilik, uyusturucu bagimlilarina yardim ekipleri...

Romanlarinin yazilma süresini söyle anlatti bir söylesimizde:

"Kafamda bir ön hazirlik yapiyorum, iste sosyal bilgiler, ansiklopedik bilgiler, alan arastirmasi... Hazir oldugum zaman evimin disinda bir mekâna yerlesiyorum. Bu dört sokak ötede de olabilir, evin hemen yanibasinda da olabilir. Her sabah torbama termosumu, pipomu, kahvaltiligimi koyup oraya gidiyorum. Böylece telefondan, fakstan, dünyalar güzeli esimin, "Habib bir kahve içer misin"inden korunuyorum. Alti yedi ay, günde yedfi sekiz saat o, ev disindaki yere gidip çalisiyorum. Bir tek kelime yazamadigimda da oradan ayrilmiyorum. Bir disiplin sorunu. Sekiz dokuz ay sonra tulum çikiyor. Ondan sonra ince isi basliyor. demek bir buçuk yil filan. Bu dönem süresince biraz matlasiyorum. Nasil matlasmak? Söyle: Roman gerçeginde bir Memo var, bir Öykü var, Bir Ismet Bey var... Murat var. Murat bir hainlik düsünüyor, Öykü üzüntüler içinde, Memo'ya nasil yaklasacagini düsünüyor. Memo, öteki adi Çakir olan Memo, bir bölünmüslük yasiyor... Bir süre o dünyanin içinde yasiyorsun. Bütün bunlarin yani sira siir yazmiyorum. Siire haksizlik olmasin diye..."

Habib Bektas'in bir de sair yani var. Siir kitaplari da: Erlangen Siirleri, Söz'ü yurt edindim. Belki de onun romanlarinin gizi sair olusunda. Siirin ayiklayiciliginda.

Sennur Sezer
Varlik Dergisi
Kitap Eki

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

Habib Bektas'in Türkiye'de Can Yayinevinde çikan, üzerine çok konusulan ve medyanin ilgi odagi haline gelen son romani "Cennetin Arka Bahçesi", güncel bir konuyu destansi bir dille anlatiyor.

Cennetin Arka Bahçesi'nin ilk satirlarinda bir Bektas romaniyla karsilastiginizi anliyorsunuz hemen. Bektas, dünyamizi çocuklarin gözüyle anlatmayi seviyor. Nedir, kendisi de iflah olmaz bir çocuk olan Bektas, çocuklari konusturacagim diye bir yapayliga düsmüyor. Çocuklarin tarafsiz, saf bakislarini büyük bir beceriyle yansitiyor.

Cennetin Arka Bahçesi'nin kahramani Memo, Kürtlerin yogun olarak yasadigi Türkiye'nin güneydogu bölgesinden batiya göçmüs bir Kürt ailenin çocugu. Memolar aslinda daha da batiya, Memo'nun deyimiyle "Gâvur"a kaçmak istemektedirler. Turistlerin pek ragbet ettikleri Türkiye'nin batisindaki Marmaris'te bir gecekondu yaparak geçici olarak yerlesirler. Amaçlari en kisa sürede para biriktirip bir botla Italya’ya kaçmaktir. Kendilerini kaçiracak olan mafia çevreleri yüklüce bir para istemektedirler.

Memo, Marmaris'te Öykü'yü tanir. Türkiye'deki politik gelismelerden payina düsen tokadi yiyen eczaci Öykü, rastlantilarin da yardimiyla Marmaris disinda Cennet adinda bir pansiyonun isletmeciligini yapmaktadir. Kendi çevresinde Memo diye anilan, Öykü tarafindan Çakir diye çagrilan çocuk, Roman yazmak isteyen Öykü'nün iyi bir dostu olur. Bektas, devlet politikasinin dayattigi bu kimlik bölünmesini büyük bir beceriyle yansitir. Roman yazmak isteyen Öykü'ye köyündeki gelismeleri animsayabildigi kadariyla anlatir Memo. Roman içinde bir romandir sanki Memo'nun anlattiklari.

Memo'nun deniz kiyisinda oyarak bir koltuk durumuna getirdigi Koltuktas adinda bir kayasi vardir. Üstüne oturup hayaller kurdugu, yeterinde çukulota, süt, muz ve dis macununun bulundugu "Gâvur"u düsledigi. Kurdugu düsler kimi zaman henüz yakilmadan önceki köylerini de kapsar. Köylerindeki yasami destansi bir anlatimla verir. Burada ilginç olan sudur. Köylerinde yasadigi olaylari Memo olarak, Memo'nun diliyle yansitir çocuk. Günlük yasami ise Çakir olarak. Kimlik bölünmüslügü dilde de öne çikar.

Minnacik Memo, yetiskin Öykü'ye asik olur. Halasinin kizi Dilan'a da asiktir. Bir çocugun yetiskin bir kadina dönük sere serpe duygulari, günlük yasamda basariyla verilir. Zaman zaman çocuk erotizmi ortaya çikar.

Öykü'nün Murat adinda lumpen bir sevgilisi vardir. Birliktelikleri hastalikli bir cinsellikten öteye geçemez. Memo'nun çok korktugu ve bir türlü isinamadigi Murat, bir balikçi motorunun ortagidir, ve Kürt kökenli.

Bu arada gerekli para biriktirilmistir. Mafia uzantisi bir kaptanla bir araci kanaliyla anlasilir. Ve bir gece yarisi yine bir Kürt aileyle birlikte yola çikilir.

Üç gün üç gece teknenin ambarinda deniz üstünde yol alirlar. Bu arada Memo'nun halasinin kizi güzel Dilan hasta olur, ve ölür. "Gâvur" yolcusu kaçaklarin çaresizligi bütün çiplakligiyla ortaya çikar. Ve bir gece yarisi "Gavur"a geldikleri haber verilir. Kucaklarinda Dilan kizin ölüsüyle kayalik bir sahile çikarlar. Buruk bir sevinçtir yasadiklari. Ve kisa bir süre sonra aci gerçekle karsilasirlar: Yüzünü görmedikleri kaptan, üç gün üç gece denizde dolastirmistir onlari. Ve Marmaris yakinlarinda Memo'nun Koltuktas'inin oldugu bölgeye çikarmistir. Paralari,
umutlari ve de Dilan kizlari yok olmustur. Derme çatma gecekondularina dönüp bir zeytin agacinin dibine gömerler Dilan kizi.

Memo günlerce yüzünü görmedigi kaptani arar. Insanlarin cüsselerine ve ayaklarina bakar hep. Çünkü bota binerlerken kaptanin siluetini görmüstür; kaptan, çok iri bir adamdir. Ve teknedeyken, ambarin üst camindan kaptanin ayagini görmüstür; ayagindaki büyük ve siyah beni. Bulamaz. Öykü'nün pansiyonuna gider korkarak. Hiç sevmedigi Murat'la karsilasmamayi umarak.

Cennet'te Murat'i yatarken görür Memo. Uzanmistir sere serpe. Ve onun ayagindaki koca siyah beni. Duvarda asili su tüfegini alir sessizce. Ama öylesine öfkelidir ki, onun da ölümü yasamasini ister. Onu uyandirir. Cennet'in Habil'i karsisindadir, gözlerini iri iri açmis.

Cennetin Arka Bahçesi, Kürt sorununa alisilmisin disinda, bir çocugun duyarliligiyla, insani olani gözden uzak tutmadan, önyargilardan uzak bakiyor.

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

Cennetin Arka Bahçesi

Habib Bektas 1951 Salihli dogumlu. Alti yil okula gittikten sonra ögrenmeyi degil ama okulu terkediyor. (...) Araliksiz yaziyor, yayinliyor. Her seyden önce sair olarak görüyor kendini. 1990 Milliyet Yayinlari Roman Ödülü'nü Hamriyanim, 1997 Inkilap Yayinevi Roman Ödülü'nü Gölge Kokusu adli romanlariyla aliyor.
Habib Bektas, Can Yayinlari'nca yayinlanan son romani Cennetin Arka Bahçesi'nde duyarli, toplumcu - gerçekçi çizgisini sürdürüyor. Doga ve insan sevgisiyle örmüs romanini. Günümüz Türkiye toplumunun acili gerçegini aktariyor romaninda. Yoksulluk, ulusal baski, kirli savas kosullarinin yerinden yurdundan ettigi Kürt yoksullarin Ege'ye yerleserek çok zor kosullarda yasamalari, çalismalari... Zorlukla biriktirdikleri paralari "Sizi Avrupa'ya gemiyle götürecegiz" diye kandiran dolandiricilara kaptirmalari, agir Kürt törelerinin sikistirdigi insanlar, bir ihbar sonucu evde basilarak yargisiz infaz edilen Taner, hali vakti yerinde olmasina ragmen mutlu olamayan Öykü Abla, dini duygulari sömüren melun haci-hocalar, esini kaybetmis, kendini doga sevgisine vermis, bu dünyada cenneti yaratmaya çalisan escinsel Ismet Bey... Memo, ya da Çakir, Dilan kiz, Hüsnü adli çocuklar... Çocuklarin gözüyle günümüz Türkiye'sinin algilanisi.
Roman kahramanlarinin yasadiklari olaylarin hemen hepsi acilarla dolu. Yazar, öykü içi öykülerde önemli bir seyi ustaca yakalamis: Siddeti, zulmü, yabancilasmayi daha da açiga çikarabilmek için olaylara sevgi penceresinden bakiyor. Insanin bütün zulmüne, gaddarligina ragmen ortak özelliginin insan sevgisi oldugu gerçegini her satirinda oya gibi islemis. "Zitlarin birligi" ilkesine göre olumsuz bir kahramanda ya da durumda dahi olumlu bir yan vardir, sanatin gücü onugörebilmesindedir. Günümüzün olumsuz gibi görünen kosullarinda olumlulugun tohumlarini, nüvelerini yakalayabilmek ve onlari anlatabilmek önemlidir. Habib Bektas, Cennetin Arka Bahçesi'nde bunu basariyor. Dostlugun, barisin sevgiyle saglanabileceginin altini çiziyor.
Yanlis anlasilmasin, Cennetin Arka Bahçesi politik bir roman degil; o sadece duyarli, gerçekçi, iyi bir roman. Yazar, yarattigi sevgi cennetinden Türkiye'ye bakiyor. Gördüklerini ustaca, dolaysiz bir anlatimla, kendine özgü siirsel bir dille, Türkçesi seve sevdire kullanarak aktariyor.
"Çok kesin yargilarla, çok kesin cevaplarla hayata bakmak istemiyorum... Bütün insanlarin içinde bir cevher var. Bu cevhere töz adini verebiliriz. Bu tözün dogdugumuzda tam oldugunu, yillar geçtikçe, büyüdükçe azaldigini düsünüyorum..." diyor Habib Bektas, Cumhuriyet Kitap'ta yayinlanan Sennur Sezer'le yaptigi söylesisinde.
Keske diyorum Habib Bektas'lar çogalsa. Insanlar Kürt olduklarini kabul ettirebilmek içinon-on bes yil daglarda çarpismak zorunda kalmasalar, "jandarmalardan da kötü korucular" olmasa, yoksul çocuklari askerler, hiçbir sorumluluklari olayan savasa sürülmeseler. Halklar, yazarlar, sairler, televizyoncular sevgi üretseler... Çakir Memo kadar, Öykü Abla kadar, Osman Amca kadar, Dilan kiz kadar... Keske diyorum, baris ve dostluk cenneti kurulabilse su dünyada! O zaman, iste o zaman silahlar susar, siyaset konusur!

Mustafa Demir
Yazin, Sayi 88 Kasim 1999


nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

"Cennetin Arka Bahçesi"

Cennetin Arka Bahçesi, Habib Bektas'in üçüncü romani. Hamriyanim'dan sonra Gölge Kokusu ile Inkilap Kitabevi 70. Yil Roman Ödülü'nü almisti. Gölge Kokusu, Varlik'ta daha önce yazdigim gibi, edebiyat çevrelerinde kendinden yeterince söz ettirmemisti. Oysa Gölge kokusu deyim yerindeyse, roman gibi romandi. Duyarsizligin kaniksandigi, dahasi prim kazandigi ülkemizde böyle kaç romanin, kaç hikaye ya da siirin gayyâ kuyusunda gömülü oldugunu merak etmemek mümkün müdür?
Simdiden görünen, Cennetin Arka Bahçesi'nin yakin gelecekte kendinden çokça söz ettirecegi... Habib Bektas, çünkü bu son romaninda güncele de ustaca uzanimlar çekmis. Kitabin arka kapagindaki "Ancak bu son romani, yazarin olgunluk dönemi yapiti niteligini hak ediyor," yargisina katiliyorum. Gerçekten de Habib Bektas, bir dil sölenine dönüstürdügü Cennetin Arka Bahçesi'nde bir roman kurgulamanin, biçem oturtmanin keyfini çikariyor; bu keyfi okurlariyla paylasiyor.
Romanin iki baskisisi var: Kentli, okumus bir insan olan Öykü Abla ile yoksul, egitimsiz, umarsiz bir ailenin çocugu olan Çakir. Öykü Abla, ispiyoncu kocasi Cevdet'ten ayrildiktan sonra Istanbul'dan önce Izmir'e, ordan da Marmaris'e kaçip gelir. Marmaris'te bir pansiyon isleten Ismet Bey'le tanisir. Ismet Bey, isi Öykü Abla'ya devreder. Öykü Abla, Cennet adini verdigi bir yandan seçkin müsterilerini agirlarken bir yandan da okuyup yazmaktadir. Murat adinda bir tekneciyle tanisir ve zaman zaman birlikte olmaya baslarlar. Marmaris'e dogudan göçüp gelen ve bütün amaci Italya'ya kaçmak olan bir Kürt ailesinin tek oglu Çakir, haftanin belli günleri Cennet'e gelir ve ortaliktaki çöpleri toplar. Bunun karsiliginda da aldigi ücreti ailesine teslim eder. Çakir'in Cennet'teki isi yalnizca çöp toplamak, ayak isleri görmek degildir; Öykü Abla'ya gelmisini, geçmisini, ailesinin basindan geçen serüveni, Dogu'daki köyünü, köyün yikilisini, jandarma baskinini... herseyi, herseyi anlatir. Öykü Abla, Çakir'in anlattiklarini teybe kaydetmekte, sonra oturup çözmektedir. Böyle böyleyken Öykü Abla ile Çakir arasinda siradisi bir sevgi bagi olusur. Ne ki çakir, Öykü Abla gibi halasinin kizi Dilan'i da sevmektedir.
Beklenen gün gelip çatar. Bir tekne irisine dolusup güya italya'ya kaçarlar. Italya'ya giderlerse hem yoksulluk bitecek, hem çakir da okula gidecektir. Günler geceler sonu indikleri yerin Italya degil de Marmaris yakinlarinda bir yer oldugunu anlamakta gecikmezler. Ne ki yolculuk sirasinda Dilan tutuldugu amansiz hastaliga yenilmistir. Artik umutlar bitmis, Dilan kaybedilmistir. Bütün bunlar Öykü Abla'nin sevgilisi Murat'in basinin altindan çikmistir. Çünkü tekne irisini Italya'ya götürecegim deyip kaptanligini yapan da Murat'tir, Dilan'in ölümüne neden olan da Murat...
Cennetin Arka Bahçesi'ni basarili kilan ögelere getirmek istiyorum sözü. Habib Bektas, Gölge Kokusu'nda bir çocugun gözüyle anlatmisti her seyi. Bu romaninda da aynini yapiyor: Bir Çakir'in agzindan, bir Öykü Abla'nin agzindan anlatiyor.
Çakir'in Dogu'dan göçmüs Kürt kökenli bir ailenin çocugu oldugunu belirtmistik. Egitimsizlik, eziklik, yarim yamalak bir Türkçe, etrafinda olup bitenleri kavramadaki yetersizlik... Habib Bektas, bütün bu özellikleri kisiliginde toplayan insani, Çakir'i bakin nasil konusturuyor:
"Bahar aylariydi. Ben bilmistim. Yer gök çiçek idi. Kamyonla gelmistik. Bir gün gittim. Uzaktan baktim. O da bana bakti. Öykü Abla beni görünce hemen konusmadi. Yari gittim, gene uzaktan baktim. Öykü Abla da bana bakti. O zaman Öykü Abla degildi daha. Güzel Abla'ydi. Yarin gittim, gene baktim. O zamanlar bir gün sonra demesini bilmiyordum. Hep yarin diyordum. Yarin yarin yarin gene gittim. Zakkumlarin yanina kadar sokuldum. O zaman zakkum degildi onlar. Güzel çiçekli agaçti. Sonra el etti bana. Öykü Abla, "Gel" dedi. Gitmedim. Korktum. Yari gene gittim. Öykü Abla yanima geldi. Konusa konusa geldi. O zaman Öykü Abla degildi. Güzel Sesli Abla'ydi. Hep Öykü Abla'yi dinledim. Hep dinledim, ama, onu anlamadim. Onun sesini dinledim. Öykü Abla'nin sesi, su sesi gibi idi. Anamin boynunun altindaki koku gibi idi. Yarin gene gittim. O herif geldi. Öykü Abla'nin herifi. Yüzüne bakmadim, bakamadim. "Siktir lan" dedi, "piç!" Ben gittim. Bana "siktir" dediler mi, ben giderim. "Siktir" dediler mi, gidilir."
Kisa ve sik sik tekrarlanan cümlelerle ulastigi naiflik hem duyarlik alani açiyor, hem siirsel bir anlatim yakaliyor. Habib Bektas, okurunu yazdiklarina baglamakta gecikmiyor; o çocuksu anlatimin arka planinda derin acilarin, büyük özlemlerin irmagini akitiyor. Bize çok basitmis gibi gelen herhangi bir "yasanan"dan yasama ait temel felsefelerinin kotlarina göndermelerde bulunuyor. Çakir'in Öykü Abla ile Dilan arasindaki sikismisligini ask planinda sürüp giderken, bir baska tür sikismislik, paralelinde bütün çiplakligiyla görünüp duruyor: Bu ülkeden kaçip gitmek, "gavur" memleketlerinde çalisip para kazanmak, egitim görmek ve artik insanca yasamak.
Ya Cevdet'in Taner'i (Öykü'nün okul ve sinif arkadasi) jurnalleyip öldürtmesine, sübyanciligina, o fikir fikir Senay'in (o da Öykü'nün okul arkadasi) evlendikten sonra kapanmasina, sonra bosanip orospu olmasina ne demeli?
Habib Bektas, roman yazmis. Tanimina uygun bir roman. Bir tragedya. Dil planindaki kivrakligiyla, sinemasal kurgu ve görselligiyle, oturmus biçemiyle, anlatimn ustaligiyla bir roman.
Dahasi, siradanliga, duyarsizliga yazinsal bir tokattir bu roman!

Aydogan Yavasli
Damar Dergisi Eylül 1999


nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>
Cennetin Arka Bahçesi

Habib Bektas'in Inkilap Kitabevi Roman Armagani'ni kazanan Gölge Kokusu adli romanini çok sevmistim. Bektas, 430 sayfalik romaninin 230 sayfasini bir çocugun gözünden ve agzindan vermisti. Bir çocuk ne anlatir, nasil anlatir? Gördüklerini, duyduklarini, tattiklarini, kokladiklarini, dokunduklarini anlatir, yani bir çocuk ancak "bes duyusuyla tanidiklarini anlatir. Bektas, bu anlatim biçimini, sayfalar boyunca, büyük bir ustalikla sürdürmüstü; bes duyu gerçeginden ayrilmamisti. Bektas, bir de çocugun deyimler karsisindaki saskinligini ustaca belirtiyordu.
Ne var ki Habib Bektas, pek sevdigim bu anlatim biçimini yeni yayimlanan Cennetin Arka Bahçesi (Can Yayinlari) adli romanina da tasimis; gerçi Gölge Kokusu'nda oldugu gibi iki yüz küsür sayfayi bir çocugun gözünden ve agzindan vermiyor, ama o begenilen yeniligi bu romaninda da kullaniyor... Romanda beni ilk yadirgatan, Habib Bektas'in bu tutumu oldu. Bektas, bir romaninda (Gölge Kokusu) kullandigi yeni bir anlatim biçimini bir baska romaninda tekrarladigi zaman, bunun artik yaratmak degil, tekrarlamak oldugunu bilmiyor mu?
(Yillar önce, 1973'te, Ahmet Hamdi Tanpinar'in Huzur'u için yazdigim elestiride söyle demistim: "Böyle bir yazarlik zaafi var Tanpinar'da; kimi söz "bulu"larina pek hayran, onlari tekrarlamaktan alamiyor kendini. Sözgelimi "Yaz Yagmuru adli hikayesi söyle biter: 'Hayatina bütün müdahalesi kendi kendisini göz hapsine almaktan ileri gidemiyordu.' Bir baska romaninda da, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde, su cümleyi okuyoruz: 'Bunlari hatirlar hatirlamaz, oraya kahveye, az çok benden baska türlü yasayanlarin, kendilerini hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanlarin arasina gidiyordum.' Bir karikatüristin daha önce çizdigi bir karikatürdeki çizgileri tekrarladigini düsünün; Tanpinar'in bu tutumu onu hatirlatmiyor mu. Oysa sanatçi, yalniz baskalarindan degil, kendinden de intihal yapmaz.")
Habib Bektas, gerçekleri anlatirken nesnel olmaya özen gösteriyor. Anlatim gene bir çocugun agzindan ve gözünden. Gerçek adi Mehmet, ama Öykü Abla "Çakir" diyor. Çakir, gecekondularinin yikilisini söyle anlatiyor: "Bizim ev iki defa yapildi. Çünkü evimizi yikmislardi. Önce belediyeciler gelmisler. Polisler de yanlarindaymis. (...) Sonra geldiklerinde çok korktum. Babam evde yoktu..." (s.24) Çakir'in babasi ile amcasi yikilmis gecekondularinin yikiklarinin önünde konusurlar. Amaçlari "gavura gitmek"tir. "Alti bin iki yüz mark" biriktirmislerdir, ama yetmez bu para. Osman Amca (ailenin en deneyimli üyesi) "Acele etmeyelim," der. "Hem gittigimiz yerde n'olacak ki?" Çakir'in babasi, "Olsun, bundan kötü olmaz! Kürt olacagina öl!" der. Osman Amca'nin cevabi: "Bu is öyle degil! Kondulari içinde Kürtler oturuyor diye yikmiyorlar. Bak, öteki kondularda oturanlar Kürt mü?" (s.29)
Bu nesnelligi gösteren Habib Bektas, bir Kürt türküsünü de ayni özgürlükle dile getirebiliyor; Çakir anlatiyor: "Dilan sustu. (...) Sonra o türküyü söyledi. (...) Türkü Kürtçe güzel oluyor. Ama Türkçe olmuyor. Türküde bir adam gidiyor. Daglara gidiyor. Gelmiyor. Neden gelmiyor? Ben bilmiyorum. Onu bekleyenler, türküyü söyleyenler diyorlar ki, seni bekleriz, hep bekleriz, sen gelemezsin, biliriz, ama bekleriz, gülüsün var burda, bir de mavzerin, onlari saklariz, emanete hayinlik etmeyiz, seni bekleriz... Böyle bir türkü. Benim bogazim yaniyor hep, içimden aglamak geliyor..." (s.58) Habib Bektas, 19. bölümde de ilginç sorunlara deginiyor.
Habib Bektas, Çakir'in yasini tam olarak belirtmiyor. Bir yerde Çakir'a "Bu nar agaci da çocukmus. Daha bes yasindaymis. Benden küçük." (s.8) dedirtiyor; bir yerde "Hünü'ye biz ayni yil dogmusuz. Ayni yil dogmusuz ama, benim dogumumu devlete haber vermemisler. Vermislerse de, geç haber vermisler. Devlet beni büyümemis sanirmis. Onun için bana 'okula gel' demezmis..." (s.37) Hüsnü'nün kaçinci sinifta oldugunu bilmiyoruz. Dis macunu kullanmayi ögrendigine göre herhalde sekiz-dokuz yasindadir. Yas sorunu, cinsellik bakimindan ilgimi çekiyor. Çakir'in bir açiklamasi var: Eskiden perde yoktu. Simdi evimizin içinde perde var. Ben kazik kadar adam olmusum, ondan. (...) Dün gece bekledim, uyumayayim dedim. Uyumusum. Babam anamin üstüne çikti mi, çikmadi mi bilmem. Anam istemez ama, babam gene de anamin üstüne çikar. Üstlerine yorgani çekerler. Anam kizar, 'Yavas,' der, 'çocugu uyandiracaksin!'" (s.35) Ardindan: "Ben de Dilan'in üstüne çikacagim. Dilan, 'Hadi ordan, köpek!' diyor ama çikacagim. 'Anam öldürür beni!' diyor. Halam kimseyi öldürmaz. Hem neden öldürsün ki! Kötü bir sey olsa, babam yapar mi?" (s.35)
Tek göz odayi perde ile ayirsalar da Çakir cinselligi çok erken ögreniyor. Sonra Öykü Abla'si ile Murat'in sevismelerini gözetliyor. Onlarin anasi-babasi gibi sevismedigini görüyor. (Kkz. 20. Bölüm.) Sonra bir "pipi" fasli basliyor, sayfalarca sürüyor... Habib Bektas, Çakir'in cinsellik "sorun"unu biraz fazla abartmis gibi geldi bana.
Habib Bektas, Gölge Kokusu'nda yapmadigi hatalari Cennetin Arka Bahçesi'nde yapiyor:
"... Öykü Abla beni görünce hemen konusmadi. Yarin gittim, gene uzaktan baktim (...) Yarin gittim gene baktim. O zamanlar bir gün sonra demesini bilmiyordum. Hep yarin diyordum. Yarin yarin yarin gene gittim. (...) Yari gene gittim..." (s.11) Çakir, "O zamanlar bir gün sonra demesini bilmiyordum. Hep yarin diyordum." dedikten sonra Habib Bektas Çakir'i hâlâ "Yarin gene gittim." diye konusturuyor!
Ayrica, Habib Bektas Çakir'i zaman zaman öyle konusturuyor ki hayret etmemek elde degil: "(Öykü'nün) Gülüsü su gibidir, deryayi düsünürsün o gülünce." (s.8) "Sesi her zamanki gibi degil. Sesi bulut gibi. Bulutlara benziyor." (s.10) "Osman Amcamin yürüyüsü bile aglar gibi." (s.266) "hava çok üzüntülüydü, canim aglamak istiyordu, belki hava da, bulutlar, deryanin üstüne yatmis günes de agliyordu." (s.276)
Elöyküsel anlatimli 7. ve 8. bölümlerde Öykü'nün geçmisini, kocasini, Taner'i okuyoruz. Taner, Öykü'nün üniversite yillarindan arkadasi. Kantindeki ilk karsilasmalarinda, masanin altina girince, "Ne yapiyorsunuz orada, ne ariyorsunuz?" diye soran Öykü'ye, "devleti kaybettim, onu ariyorum!" diyen Taner... Habib Bektas, "Gülmüstü Öykü. Nasil da uyuyordu bu tanim 12 Eylül sonrasi Türkiye'ye!" (s.68) diyor. Ayni Habib Bektas, Taner'i ihbar eden, Taner'i ihbar eden ve öldürülmesine neden olan Cevdet'e (Öykü'nün kocasi) de sunlari söyletiyor: "... bakma yüzüme öyle, bakma Öykü, ben sana ne yaptim, hiç, ben kimseye bir sey yapmadim, ama devletimizi de düsünmemiz gerekir, devletimiz olmazsa biz ne ise yarariz, devletin bekasi, bizim duygularimizdan üstündür..." (s.78) Habib Bektas, "devlet" anlayisi bakimindan Taner'i de, Cevdet'i de ayni kefeye koyuyor; biri devrimci, öteki ihbarci... (Habib Bektas'in "devlet ve devrimci" konusunda biraz ders çalismasi gerekiyor!)
Roman, Çakir'in ailesinin "Gavur'a kaçis" çabasinin basarisizligiyla sona eriyor. Habib Bektas, pek çok roman kisisi çizmis, degisik insan iliskileri betimlemis. Ne var ki bu kisilerin çogu karton kisiler. (Escinsel hariciyeci Ismet Bey gibi! Öykü biliyordu Ismet Bey'in escinsel oldugunu. Çok uzun yillar erkek arkadasiyla birlikte yasadigini." Ama iç dünyasi yok Ismet Bey'in. Habib Bektas'in bu romana niçin bir escinsel yerlestirdigini anlamak zor. Belki Ismet Bey'in iyi bir insan oldugunu göstermek istemistir, ama bunun için de Ismet Bey'in romanda daha genis payi olmasi gerekirdi.) Iliskilerin çogu inandirici olmayan iliskiler (Öykü ile Murat'in iliskisi!)...
Cennetin Arka Bahçesi, aceleye getirilmis bir roman gibi geldi bana.
Fethi Naci
Cumhuriyet Kitap Sayi 501

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

Yukaridaki elestiri üzerine Habib Bektas'in Sayin Fethi Naci'ye yazmis oldugu mektup:


Sevgili Fethi Agabey,

29 Eylül 1999 tarihli Cumhuriyet Kitap ekinin ilk sayfasini -her zamanki gibi- ilkin sizin yazinizi okumak üzere açtigimda, kendi fotografimi görünce sevinmistim. Yaziyi okuduktan sonra üzülmedim dersem yalan olur. Yine de romanimi elestirmeye deger gördügünüz için tesekkür ederim. Hosgörünüze siginarak size mektup yazmaya karar verdim. Bu mektup, sadece tesekkür etmek için dahi olsa, yazilmaya deger, diye düsündüm. Animsarsiniz, Gölge Kokusu üzerine yazdiginizda da size yazip tesekkür etmistim.

Bir önceki romanimda kullandigim bir anlatim biçimini kismen yinelemem sizi yadirgatmis. Bu elestirinize katiliyorum.

Dördüncü Paragrafta "... Anlatim gene bir çocugun agzindan ve gözünden. Gerçek adi Mehmet, ama Öykü Abla Çakir diyor." demissiniz. Çocugun adi "Memo". Bu tür seylere özen gösterdiginizi biliyorum. Dizgi yanlisi olmali.

Bir sonraki paragrafin sonunda ise "Habib Bektas, 19. bölümde de ilginç sorunlara deginiyor." demissiniz. Kitabin yazari olarak degil, ama, Cumhuriyet'in okuru olarak, Fethi Naci'nin okuru olarak, daha ayaklari yere basan bir saptama beklerdim. Ya da o bölüme hiç deginilmemesi!

"Habib Bektas, Çakir'in cinsellik 'sorun'unu biraz fazla abartmis gibi geldi bana." demissiniz. Bu saptamaniza katilmiyorum.

Ama asil söylemek istedigim su: "Habib Bektas, Gölge Kokusu'nda yapmadigi hatalari Cennetin Arka Bahçesi'nde yapiyor..." dedikten sonra, çocugun "yarin" demesini, yarindan sonra içinse "yarin yarin" demesini vurguluyorsunuz, çocugun romandaki "O zamanlar bir gün sonra demesini bilmiyordum. Hep yarin diyordum." diyen çocuksu mantigini görmüyor veya görmek istemiyorsunuz. Çocuk, Öykü ile karsilastiginda birincil dili Kürtçedir. O bölümde, bence, o dilsel sorun, siirsel bir anlatimla verilir:
"... Öykü Abla da bana bakti. O zaman Öykü Abla degildi daha. Güzel Ablaydi."
"... Zakkumlarin yanina kadar sokuldum. O zaman zakkum degildi onlar. Güzel çiçekli agaçti."
"... Öykü Abla yanima geldi. Konusa konusa geldi. O zaman Öykü Abla degildi. Güzel sesli ablaydi."
"... Öykü Abla bana ekmek verdi. Üstünde bir sey vardi ekmegin. O zaman balli ekmek degildi daha..."

Sevgili Fethi Agabey, hiç, ama hiç katilmadigim bir yarginiz da su: "Habib Bektas, devlet anlayisi bakimindan Taner'i de Cevdet'i de ayni kefeye koyuyor..." dedikten sonra eklemissiniz; "... devlet ve devrimci konusunda biraz ders çalismasi gerekiyor."
Taner, 12 Eylül sonrasi Türkiye'sinde masanin altinda devleti arar. Elbette bulamaz. Devletin olmasi gereken yerde sadece ses vardir; postal sesleri. Öte yandan ayni Taner'i ihbar eden Cevdet, Sübyanci Cevdet, yalanci Cevdet, Öykünün kendisine dogrulttugu silahin namlusunu görünce donuna iseyen Cevdet, korkudan titrerken, "...bakma yüzüme öyle, bakma Öykü, ben sana ne yaptim, hiç, ben kimseye bir sey yapmadim, ama devletimizi de düsünmemiz gerekir, devletimiz olmasa biz ne ise yarariz, devletimizin bekasi bizim duygularimizdan üstündür..." der.
Yukarida "Ihbarci, sübyanci, korkak, yalanci..." tanimlarini özellikle kullandim. Çünkü romanda Cevdet'in nasil bir insan oldugu 'roman gerçegi' içinde vurgulaniyor. Oysa siz Cevdet'in kendi açisindan, bulundugu yerden, dilinin döndügünce (ve kendine dogrultulmus bir silah altinda) kendini savunan sözlerini cimbizla çekip alarak, ve o sözleri gerekçe göstererek, polisçe öldürülen (Cevdet'in ihbari nedeniyle) Taner'i, Cevdet'le ayni kefeye koydugumu iddia ediyorsunuz.
Peki o anda Cevdet ne demeliydi: "Ben pis bir fasistim. Üstelik seni kisakandim Öykü. Olur ya, ziyarete gittiginde onunla (Taner'le) yatiyor olabilirsin... O aradan çiksin, biz de rahat yasantimiza dönelim..." mi demeliydi. O zaman "devrimciyle fasistin" arasindaki fark ortaya çikar miydi! "Devrimci" okurlarimiz da "oh" çekerler miydi! Hayir sevgili Fethi Agabey, eger romanin tamamini okuduysaniz, haksizlik ediyorsunuz! Ders çalismaya gelince, evet, çalisiyorum. Çalismam gerektigini biliyorum. Devlet ve devrimci konusunda da. Ögrenince degil, ögrendikçe biliyorum. Örnegin, bir sonraki çalismamda, içerik dayatmadikça, bir çocugun gözünden kurgulamam romanimi.

Yazmadiklariniza da deginmek isterim:
Ben sizden, çocugun adinin neden çift (Memo/Çakir - Mehmet degil) oldugunu düsünmenizi beklerdim.
Ben sizden, çocugun anlatiminin gösterdigi farkliliklar (köyünü anlatirken baska, günlük yasaminda baska) üzerinde düsünmenizi beklerdim.
Ben Fethi Naci'den escinsel olmanin "iyi" veya "kötü" insan olmak konusunda bir ölçü olamayacagini bilmesini beklerdim. (Bir yerde diyorsunuz ki, "...Habib Bektas'in bu romana niçin bir escinsel yerlestirdigini anlamak zor. Belki Ismet Bey'in iyi bir insan oldugunu göstermek istemistir. ..." Bu mantigi anlamak da çok zor, sevgili Fethi Agabey.

Ve son cümleniz: "Cennetin Arka Bahçesi, aceleye getirilmis bir roman gibi geldi bana." Cennetin Arka Bahçesi'ni yazarken, o zamana kadar yapmadigim bir seyi denedim: roman güncesi. Roman kahramanlariyla yazma sürecindeki iliskilerim... O vazgeçilmez, tatli çile... Acilar, sevinçler, arayislar, kendimle yaptigim kavgalar, dilsel kaygilar... Dilerseniz o dosyayi size gönderebilirim.

Sevgili Fethi Agabey, tesekkür ediyorum size. Sevgi ve saygilarimla.

habib bektas

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

HIVREN DEMIR
Cennetin Arka Bahçesi'ne 'dile gelis' ve azinlik edebiyati

Dil-içi bir dünya olan edebiyat, çogu kez, sanatta 'yerellik' ve 'evrensellik' tartismalarinin merkezinde yer alir. Oysa, dilin temel yapisini kuran gösterenler ve gösterilenler açisindan düsünüldügünde, bu tartismalar anlamsizdir. Elbette gösterenler, edebiyatin dil-içi dünyasinda bölünmeler yaratacaktir; ancak, bu bölünmeleri, yalnizca 'yerellik'le açiklamak mümkün degildir. Diger bir deyisle, "dünya dil varligini" (Aktunç 7), ulusal dillerden ya da bu dillerin ulus-devlet sinirlari içindeki farkli bölgelerde beliren farkli söyleyislerinden ibaret sayamayiz. Yerellik, yere, yani cografyaya iliskin bir anlam tasimakta, etnik kökene, meslege, yasa, cinsiyete ya da cinsel tercihe dayali dil farkliliklarini kapsamamaktadir. Bununla birlikte, gösterilenlerin eninde sonunda insan-kaynakli olmasi, dili ve edebiyati evrensel kilmakta; anacak, gösterenlerle gösterilenlerin birbirinden ayrilmazligi sonucu, farkli yasantilar, farkli sözcük dagarciklari yaratmaktadir. Sözgelimi, belli bir meslek gurubu için gerekli olan bir araci 'gösteren' sözcük, o meslege sahip olan herkes tarafindan bilindigi halde, o meslekle bir ilgisi olmayan pek çok insanin o sözcügü hiç duymamis olmasi muhtemeldir. Bir anlamda, ortak bir sözcük dagarcigi, ortak deneyimlerin ve paylasimlarin ifadesidir. Bu nedenle, baskiya ve sindirmeye dayali azinlik-çogunluk ayrimi, boyun egen kesimin paylastigi ortak deneyimin sonucu oarak, ortak bir dili ve bu dili sekillendiren ortak duyarliliklari da beraberinde getirir. Ne var ki, "azinlik edebiyati" kavramiyla, yalnizca, bir azinlik grubunun üyesi olan yazarin edebiyat 'araciligiyla' baskiya direnisi anlasilmamalidir; çünkü, yazarin kimliginin ya da hangi gruba 'ait' oldugunun öne çikartilmasi, edebiyatin dil-içi bir dünya oldugu saviyla çeliski yaratir. Bu nedenle, azinlik edebiyati çerçevesinde asil degerlendirilmesi gereken, yazarin, otorite karsisinda ezilen kesimi nasil 'temsil' ettigidir. Yazarin dilinde ve imgeleminde aranmasi gereken bu temsil, "toptancilik"tan (Karasu 11) uzak oldugu ölçüde, bir azinlik duyarliligi yansitir. Cennetin Arka Bahçesi de yazarin toptanci bakislara karsi gösterdigi direnisini, anlaticinin dilinde, hatta 'dile gelisinde' buldugumuz bir romandir.

Habib Bektas'in Türkiye'de yayimlanan dokuzuncu kitabidir Cennetin Arka Bahçesi. Yazarin, Erlangen Siirleri, Kapikule Nerde, Adresinde Yoktur, Yorgun Ölü, Hamriyanim, Uyusturucu Batagi, Söz'ü Yurt Edindim, ve Gölge Kokusu baslikli kitaplarinin yani sira Almanya'da da çesitli kitaplari yayimlanmistir.

Cennetin Arka Bahçesi, ailesiyle birlikte, köyünü terk etmek zorunda kalan bir Kürt çocuguyla, kentli, egitimli bir kadin yazarin arasinda gelisen bir dostluk iliskisini konu alir. Roman, bir yandan 'yasanan' zamanda gelisen olaylarla, diger yandan ise çocugun ve kadinin geçmisleriyle ilgili olarak anlatilanlarla kurulur. Çocugun gördügü ve duydugu her sey, onun diliyle anlatilir. Onun bizzat tanik olmadigi olaylarda ise üçüncü tekil sahis anlatisi kullanilir. Çocuk, geçmisiyle ilgili olaylari kadina aktarir ve kadin, romanlastirmak üzere bunlari teybe kaydeder. Bu asamada, çocuk 'dile gelmis', anadili olmayan Türkçe'yi ögrenme konusunda epey yol almistir. Ancak, yine de yaman zaman derdini anlatmakta zorlanir. Çocugun dil sancisinin tek nedeni, anadilinin Türkçe olmamasi degildir; farkli bir çevre, yabancilik duydugu bir yasam, onu hiç görmedigi nesnelerle de karsilastirir. Çocukluk, yoksulluk, yasitlari okula gittigi halde onun gidememesi gibi etkenler, çocugun, korku ve yabancikik duygularina kapilmasina neden olmustur. Kadinsa, çocuga, sik sik "Sen benim arkadasimsin" diyecek ve onu rahatlatacaktir. Öyleyse, Cennetin Arka Bahçesi'nde bir çocugun suskunlugunun konusmaya dönüsmesi, azinlik duyarligi açisindan iki yönde izlenebilir: Birincisi, romanda kadinla çocugun arasindaki iliskinin, büyük-küçük, zengin-fakir, Türk-Kürt, egitimli-egitimsiz ayrimlariyla çerçevesi çizilebilecek bir güç iliskisi yerine bir arkadaslik iliskisi olarak gelismesi ve bu yönde gelisen bir iliskinin azinlik-çogunluk ayriminin kalkmasi için gerekenleri ortaya koymasidir. Ikincisi ise, Habib Bektas'in, bir çocuk anlatici seçerek, onlari, toptanciligin ne oldugunu bilmeyen saf bir gözle görmemizi saglamasi ve bu anlatim biçiminin, romanin ikinci tekil sahis anlatisiyla süren bölümlerinde yazarin, kisilerin temsilinde sergiledigi azinlik duyarliligiyla uyum içinde olmasidir.

Cennetin Arka Bahçesi, bir suskunlukla baslar. Romanin anlaticisi Çakir, ya da gerçek adiyla Memo, Öykü Abla'sina basindan geçenleri anlatmis, Öykü ise Çakir'in ve ailesinin yasadigi dramatik olaylar karsisinda gözyaslarina engel olamamistir. Yoksulluk ve sefaletin diz boyu oldugu bir yasamdir Çakir'in anlattigi. Çakir, Çakir'in babasi ve annesi, halasi ve halasinin kizi Dilan, Komsulari Osman ve Osman'in oglu Hüsnü olmak üzere toplam yedi kisi, köyleri yakildigi için Marmaris'e gelmis, Italya'ya iltica etmenin hayalleriyle para biriktirmeye baslamistir. Paranin Çakir, Dilan ve Hüsnü için tasidigi anlam, çocuk bakisinin safliginin en güzel örneklerini sergiler. Onlar için para, çukulatadir, muzdur, börektir, kirmizi okul çantasi ya da çocuklara kizmayan ögretmenleri olan okullardir. Çakir, okulla ilgili düsler kurar; ama, bu düslerin gerçeklesmesi için para kazanacaklari zamani bekler. Hüsnü'yle ayni yasta olduklari halde, o okula gitmez: "Hüsnü'yle biz ayni yil dogmusuz. Ayni yil dogmusuz ama, benim dogumumu devlete haber vermemisler. Vermisler de geç haber vermisler. Devlet beni büyümemis sanirmis. Onun için bana "okula gel" demezmis. Ben büyügüm, 'kazik kadar adam'im ama devlet bilmiyor" (37). Okula gidemedigi için Çakir'a okuya yazmayi Öykü ögretir. Çakir, hayranlikla baglanir Öykü'ye. Öykü de onun gibi Marmaris'e sonradan gelmistir; ama, ondan farkli olarak yalnizca gelmekle kalmayip, oraya yerlesmistir; çünkü Öykü'nün Cennet'i vardir. Istanbul'da eczacilik yapan Öykü, babasinin istegiyle evlendigi doktor Cevdet'le iliskisinde huzursuzdur. Cevdet'in suskunlugu, Öykü'nün üniversiteden arkadasi Taner'in gelmesiyle bozulur. Taner, "gizli örgüt kurmak"tan (71) aranmaktadir; oysa bu, yalnizca bir suçlamadir. Öykü'nün Cevdet'e Taner'den söz etmesinden hemen sonra Taner'in evine baskin yapilir ve Taner ölü olarak ele geçirilir. Öykü, Taner'i Cevdet'in ihbar ettigine inanir ve Istanbul'u terk ederek arkadasi Senay'i ziyaret etmek amaciyla Marmaris'e gider. Senay'in evinde aradigi sicakligi bulamaz ama, tabelasinda "Cennet" yazan evin sahibi Ismet Bey'le arkadas olur. Yaz aylarinda diplomatlarin gelip dinlendigi bir pansiyondur Cennet. Istanbul'a gitmek isteyen Ismet Bey'le Öykü evlerini degistirirler ve böylece Öykü, Cennet'e yerlesir. Bundan böyle, toplumun çok farkli kesimlerinden gelen iki insanin, Öykü'yle Çakir'in kurdugu iletisimi okuruz.

Öykü'yle Çakir'in apayri dünyalarini bulusturan, Öykü'nün yazdigi romandir. Çakir'in dili çözüldükçe aralarindaki iletisim kolaylasir; fakat; Çakir'in dilinin çözülmesi için, onun, Öykü'nün güleç yüzüne, sicak bakislarina ihtiyaci vardir. Çakir'in anlattiklarina inanamayan Öykü, ona, dogruyu söylemesi için israr ettiginde, Çakir, "Kitaplara hep dogru mu yazilir?" diye sorar. Öykü'nün bu soruya yaniti söyle olur: "Yazilanlarin hepsi dogru degildir... Ama yalan yazilirsa eger, o yalan da kitabin dogrusudur" (14). Çakir'in gerçekligi ve Öykü'nün Çakir'in yasantisiyla ilgili duyarliligi, Öykü'nün romaninin dogrusudur. Habib Bektas'in yalanlarla anlattigi "dogru" ise Çakir'in çektigi dil sancisinin gerçekligidir. Diger bir deyisle, Öykü'nün romaninin nasil kurgulandigi ve nasil yazildigi degil, romanin kaynagi bilinmektedir, Cennetin Arka Bahçesi'nin ise kaynagi degil, kurgusu ve dili gözler önündedir. Bu nedenle, Habib Bektas'in 'dogru'sunu, onun romaninin içsel yapisinda aramak gerekir. Yasadiklarini Kürtçe degil, yakinarak ve sancilar içinde (14), Türkçe anlatmak zorunda kalan bir çocugun bu anlatisinin, Cennetin Arka Bahçesi'nin büyük bir bölümünü olusturmasi, bu roman içindeki bir azinlik yapilanmasi olarak degerlendirilebilir. Diger bir deyisle, aranan, Deleuze ve Guattari'nin yaptigi azinlik edebiyati taniminda ortaya konulanin aksine , çogunlugun dili içindeki bir azinlik yapilanmasi (16) degildir; çünkü, yazarin ait oldugu azinlik grubunu ve bu grubun dilini arastirmaya kalkismak, edebiyatin dil-içi dünyasinin digina çikmak ve Mehmet Yasin'in da Poeturka baslikli kitabinda önemle üzerinde durdugu gibi, dil birligiyle edebi aidiyeti birlestirmek anlamina gelecektir. Oysa Yasin, Almanca yazan Zafer Senocak örneginden yola çikar ve onun, yalnizca Alman siirine degil, Türk siirine de Avrupali siire de bir seyler kattigini ve iç içe geçmis bir kimlikler yumagini dile getirdigini söyler (62). Bu nokta, Yasin'in, "Az(in)lik Edebiyatinda Cemaatçi Söylem Meselesi" basligi altinda ele aldigi konuyla da yakindan ilgilidir. O, azinliklarin toplumsal varliklarini sürdürmek için hep "politiklesen" söylemlere yönelmelerini tehlikeli bulur. Önemli olanin, farkliliklara yasama hakki tanimak oldugunu söyleyen Yasin, söyle devam eder:
(Sadece ne demeye geldigi pek belli olmayan etnik köken ayriliklarina gören yapilacak bir n'az(in)lik' (minör) tarifi, bugünkü edebiyatimizdaki az(in)liklari gerektigi gibi kapsayamaz. Nedeni açik, "Türk" kökenli olup da cinsiyeti, cinsel tercihi, izlegi, dil ve üslubu, inançlari, yasama tarzi vb. nedenlerle, merkezi Türk (ulusal) edebiyatiyla örtüsemeyen birçok sair ve yazarimiz var. Bir düzlemde az(in)lik olarak görünen, bir baska edebiyat düzleminde merkezi görünebilir.(124)

Mehmet Yasin'in, etnik kökenler disindaki farkliliklari da dahil ettigi azinlik tarifine Terry Eagleton'in dil bölünmeleriyle ilgili sözleri eklendiginde azinlik ve dil iliskisinin anlami belirginlesecektir. Eagleton, "Sadece tek bir 'normal' dil, toplumun bütün üyelerince paylasilan ortak bir tedavül oldugu düsüncesi bir yanilsamadir" der. Ona göre, "Herhangi bir gerçek dil, hçbir zaman türdes dilsel bir topluluga dönüstürülemeyen ve sinif, dil, statü, ve cinsiyet farklarina göredegisen oldukça karmasik söylemler dizisidir" (29). Eagleton'in sözleri, dünya dil varliginin, yalnizca ulus-devletlerin resmi dillerinden olusmadigina isaret eder ki, bu dil bölünmeleri, baski ve sindirmeye dayali düzeneklerin isledigi yerlerde azinlik-çogunlukayriminin temelinde yatar; çünkü, ortak diller, ortak yasantilari, farkli diller ise 'öteki'lerin yasantilarini ifade eder. Bu noktada, Mehmet Yasin'in, etnik köken ayriliklarina ekledigi cinsiyet, cinsel tercih gibi ayriliklarla genisleyen 'azinlik' tanimina, Bilge Karasu'nun, azinligi ve çogunlugu bölen çizginin, sayisal olana degil, güçsel (erksel) olana dayandigi beleirlemesi (21) de eklenmelidir. Öyleyse, azinlik ve çogunluk, karsilikli olarak birbirlerinin ötekisi olacak; ancak, zayif olan taraf, güçlü olan tarafa boyun egecektir. Karasu, gücün belirleyici oldugu sistemlerin isleyis biçimlerinden birinin "siddet", digerinin ise, "tarihsel-toplumsal-çerçeve nedenlerin 'yazgi' kiligina girmesi" oldugunu söyler ve su örnegi verir:
(Kadin sayisinin erkek sayisindan 'anlam' tasimayacak ölçüde artik ya da eksik oldugu bir toplumda kadinin 'esitsizlik' durumunda olmasi, su ya da bu ölçüde baski altinda tutulmasi, 'kadinlar'a bir azinlik 'imis gibi' davranilmasi, sayi ile iliskili bir sey degil. Erkekler de, kadinlar da, buna bir 'yazgi" gözüyle bakiyorlardir; erkek dogmus olmak birtakim üstünlükleri yani sira getirmektedir; kadin 'yerini bilmek' zorundadir. (21)

Karasu'nun verdigi bu örnekte, kadinin 'yerini bilmesi', otoriteyi elinde tutan erkege boyun egmesi ve kendi 'benliginden', yani 'kimliginden' feragat etmesi anlamina gelir. Kimligini tam olarak kuramayan kisinin yerinin neresi oldugu sorusu yanitsiz kalir. Yertsiz-yurtsuz birinin otoriteyle iliskisi ise, 'güvene' degil, 'korkuya' dayanir; bu da beraberinde 'yabancilasmayi' getirir.

Çakir'in kendisinden güçlü olan Öykü'yle iliskisinde, korkunun güvene dönüsmesiyle, Çakir'in dilinin çözülmesi arasindaki paralellik, azinliklarin, otorite karsisinda rahatlayip kendilerini çogunlugun ötekisi olarak görme psikolojisinden kurtulmalarina benzer. Çakir, herkesin karrsisinda konusamaz. Ona küfreden Murat'in yüzüne bile bakmazken, onun saçlarini oksayan Öykü'nün karsisinda adeta dillenir. Çakir, Cennetin Arka Bahçesinde, nar agacinin altinda çuldan çaputtan yapilmisyeri, 'kendine ait' görür; ancak, ona hiç gülümsemeyen Murat, Cennet'e geldigi an, Çakir, o yeri terk ederek, deniz kenarinda 'kendine ait' gördügü ikinci yere, "Koltuktas"ina gider. Yani, Çakir'in konusabilmesi ve kendini 'evindeymis gibi' hissetmesi için, tebessüme, onu anladigina inandigi birilerine ihtiyaci vardir. Bu nedenle Murat, Çakir için hep "O"olarak kalir: "Mutfak bosalmis gibi. Gâvurlar gidince Zehra Teyze birçok seyi kaldirdi. Koca mutfak çokmus bize... Öykü Abla'nin odasi, en büyük, en güzel odadir. Herifi nerde kaliyor bilmiyorum. O burda oldu mu, ben ona bakmam" (15).
Bu pasajdan da anlasildigi gibi, Çakir, dili yeni ögrenmektedir. Bu sadece, onun çocuk olmasindan kaynaklanmaz; hem Çakir, Türkçeyle tanisali çok olmamistir, hem de yabancilik çektigi bir çevrenin sözcük hazinesine alismak onun için kolay degildir. Bu yüzden, o, önce "gâvurlar" der, sonra, Öykü'den ögrendigi sözcük aklina gelir ve "turistler" diye düzeltir. Teyp, "alet"tir (14); taksi, "sari araba" (12); deniz, "derya" (7); kolonya, "kokulu su" (221). Çakir için Türkçe'nin sonradan ögrenilen bir dil oldugu, onun zaman zaman konusma dilinin ritminden uzaklasmasindan da anlasilir. Eylemlerin zaman eklerini özel bir vurguyla ayirmasi; sözgelimi "uyurdum" yerine, "uyur idim" (218) demesi, "Çay doldurayim?" (10) örneginde oldugu gibi, soru eki kullanmaksizin, tonlama yoluyla yaptigi soru cümleleri, "hem de" baglacini hiç duymamis olmasi (36), Çakir'in dil sorununun yalnizca sözcüklerle ilgili olmadigini gösterir. Çakir, Öykü Abla'sini dinleyerek, hem Türkçe'nin ritmine yavas yavas alisir, hem de yeni sözcükler ögrenir. "Otobüslerin yuvasi"na "garaj" dendigini (8), Hüsnü'nün yazdigi yazinin adinin "ders" (24), Öykü Ablasi'nin ona verdigi güzel seyin "pasta" (12) oldugunu ögrenmistir artik. Çakir'in pastayi bilmemesi, onun dil sancisinin, yasla pek ilgili olmadiginin kanitidir. Çakir'in belleginde pasta diye bir sey yoktur; fakat sözcük dagarciginda, yedi sekiz yaslarinda pek az çocugun bildigi sözcüklere rastlariz. Sözgelimi, "korucu" sözcügünün Çakir'in hayatinda önemli bir yeri vardir. Onun belleginde, yakilan bir köy, o köyde ölen, Çakir'in diliyle "derya olan" (197) bir nine, evlerini yakan is makineleri, Çakir'in diliyle, "sari canavarlar" (24) vardir. Bütün bunlari Öykü Abla'sina anlatirken Çakir, dilin öneminin farkindadir; çünkü, her istedigini rahatlikla söyleyememektedir. Ninesinden "Tüfe(gin), kelâma selam dur(dugunu) (198) duymustur ama bunun ne anlama geldigini tam olarak bilmez. Yine de kuslara acimaz; çünkü, onlarin dili yoktur (21); evleri yikildiginda annesinin feryatlarinin ise yaramamasini annesinin Kürtçe aglamasina (25) baglar ve onun için "Kürtçe konusmak daha kolaydir, daha güzeldir. (Çünkü) her sey insanin aklina daha çabuk gelir" (222). Peki, Çakir'in dilinin çözülmesini saglayan nedir? Iste bu sorunun yanitini,
Öykü'yle tanismasini anlatirken Çakir verir:

"Bahar aylariydi. Ben bilmistim. Yer gök çiçek idi. Kamyonla gelmistik. Bir gün gittim. Uzaktan baktim. O da bana bakti. Öykü Abla beni görünce hemen konusmadi. Yarin gittim, gene uzaktan baktim. Öykü Abla da bana bakti. O zaman Öykü Abla degildi daha. Güzel ablaydi. Yarin yarin gittim, gene baktim. O zamanlar bir gün sonra demesini bilmiyordum. Hep yarin diyordum. Yarin yarin yarin gene gittim. Zakkumlarin yanina kadar sokuldum. O zaman zakkum degildi onlar. Güzel çiçekli agaçti. Sonra el etti bana Öykü Abla. 'Gel!' dedi. Gitmedim. Korktum. Öykü Abla yanima geldi. Konusa konusa geldi. O zaman Öykü Abla degildi. Güzel sesli ablaydi. Hep Öykü Abla'yi dinledim. Hep dinledim ama, onu anlamadim. Onun sesini dinledim. Öykü Abla'nin sesi, su sesi gibi idi. Anamin boynunun altindaki koku gibi idi. Yarin gene gittim. O herif geldi. Öykü Abla'nin herifi. Yüzüne bakmadim, bakamadim" (11).

Çakir'in yukaridaki sözlerinden de anlasildigi gibi, onun için "bakis"lar bir anlam tasir. Romanin pek çok yerinde, Çakir'in, Öykü Abla'sinin yüzüne bakmadan konusamadigini görürüz. "Agzini açar ama sesi çikmaz" (10); çünkü, Çakir, Öykü Abla'sinin gözlerini görmüyordur. Oysa, Murat'in gözlerine hiç bakmaz Çakir. Burada bizi ilgilendiren, Öykü'nün "gel" diyen bakisiyla, Murat'in 'dislayici' bakisi arasindaki zitliktir. Öykü'nün, Çakir'a sik sik "sen benim arkadasimsin" demesi, onun 'gülen' gözleri ve 'oksayan' elleri, Çakir'i rahatlatir. Gülmenin, insanlari esitleyici yönünü, yine Çakir'in söyledikleri kanitlar. Çakir, Öykü güldügü zaman, onun, kendisinin arkadasi olduguna inanir (43). Habib Bektas'in romaninda, oksama eyleminin de kimi yerlerde özellikle vurgulandigi gözlemlenir ve Öykü tarafindan oksanmak, Çakir için büyük önem tasir. Bu noktada, Zygmunt Bauman'in, Emmanuel Levinas'in etik ögretisinden yararlanarak söyledikleri gelir akla. Bauman'a göre, oksama, 'öteki'ndeki baskaligi ortadan kaldirma niyeti olmayan bir eylemdir; çünkü, "Oksayan el, tipik olarak, hep açik kalir, hiçbir zaman bir pençe halinde sertlesmez, asla ele geçirmez; bastirmadan dokunur, oksanan bedenin sekline uyarak hareket eder" (118). Burada ilginç olan, romanda, oksanmakla dil arasinda da bir iliski kurulmasi, oksamanin ayni dili konusmak oldugunun vurgulanmasidir (110,118). Bu durum, tipki gülmede oldugu gibi oksamada da, dilsel farkliliklara ragmen, esitligi saglayan bir yön bulabilecegimizi gösterir. Bu açidan, escinsel olan Ismet Bey'in sözleri önemlidir. Öykü, Ismet Bey'e, birbirlerine "siz" diye degil, "sen" diye hitap etme önerisinde bulundugunda söyle yanit verir Ismet Bey: "Siz demem, bana dostlugu çagristiran ellerinizi avuçlarimin arasina almama engel degil, çocugum, onlari oksamama engel degil. Tam tersine belki, o ellerden bedenlerimize tasidigimiz sicakliklara gönlümüzce adlar vermekte özgüz birakir bizi o 'siz' deyisler" (127). Oksamayla, mesafeyi koruma, yani sahiplenmeme, avcun içinde sikmama arasindaki iliskiyi imler bu sözler. Bir baska yerde ise Öykü, Çakir'in yeri olan küçük nar agacinin altindaki çul parçasini oksar, tipki "Çakir'i oksar gibi" (149). Yani Öykü, Çakir'in mekânini da onu sahiplenmeden sever. Bu mekân, Çakir'a 'gösterilen' yer degil, onun sevdigi, kendini rahat hissettigi yerdir. Çakir, Murat gelince huzuru kaçtigi için kendini Koltuktas'a atar. Koltuktas, Çakir'in, deniz kenarinda, üzerine oturup, "derya"yi izledigi yerdir. "Koltuktas'imdan iyisi, Koltuktas'imdan güzeli yok" der Çakir, "Tasim kötü bir sey demez. Tasimin dili yoktur. Tasimin agzi yoktur. Tasimin eli yoktur. Hiç sesini çikarmaz. Tokat vurmaz. Ne dersen dinler. En iyisi tasim. Bir de nar agacim" (163). Çakir'i, "kötü bir sey diyen" dil, "tokat vuran" el korkutur ve ancak korkmadigi yer, onun 'kendine ait' mekâni olur. "Memleketi" için ölen ninesini (219), "Simdi memleketimiz diyecek bir yerimiz kalmamistir" (191) diyen babasini pek anlamaz ama bir yere 'yerlesmenin' hayalini kurar. "Daglar kadar" çukulatanin, "hem disleri temizleyen, hem de yenilen" macunlarin, "sifa niyetine" verilen muzlarin bulundugu "gâvur"a yerlesmeyi düsler Çakir (45). Gidecegi yer, hiç bilmedigi gâvur da olsa, orada iyi muamele görecek ve mutlu olacaktir. Bu yüzden, Öykü Abla'si güldügü zaman, yer gök, daglar, taslar güler" Çakir için (43); yani, gördügü muamele, içinde yasadigi mekâna bakisini da etkiler. "Yerini bilen" azinligin "esitsizlik durumu"ndan (Karasu 21) 'yerini seven' insanin esitlik durumuna geçisin temsilidir bu. Habib Bektas'in yaptigi ise, sözü, Çakir'a, o saf bakisa birakarak, esitsizligin kaynaklarina Cennetin Arka Bahçesi'nde 'dile gelen' bir öyküyle direnmektir. Çakir gibi, Bektas da 'öykü'lere siginir. Bir siirinde, "Sözü yurt edindim" diyen yazar, kapilarini her dili konusan insanlara açan bir mekâni "Cennet" diye adlandirmakla, sinirlarin kimi insanlara yasattigi korkulu rüyalara, 'cehennemlere' göndermede bulunur. Sinirlara direnen edebiyat ise, bir yurt, bir cennettir. Bu nedenle, Cennetin Arka Bahçesi'nde anlaticinin dile gelisi, yazar için bir direnis biçimi olmus, Bektas, tepkisini edebiyatin 'sinirlari' içinde kalarak göstermistir.
Habib Bektas'in, edebiyatin sinirlari içinde kalarak ve saf bir anlaticinin nesnelliginden yararlanarak sergiledigi bu direnis tavri, romanin bütün bölümleriyle uyum içindedir. Diger bir deyisle, romanda üçüncü tekil sahis anlatisinin kullanildigi bölümlerde, yazar, sergiledigi azinlik duyarliligini, kisileri temsilindeki tavriyla sürdürür. Bu bölümlerde Çakir'in dünyasindan uzaklasilir ve Öykü'nün geçmisi anlatilir. Öykü'nün geçmisinin, onun agzindan sunulmamasi, Habib Bektas'in nesnellik saglama kaygisiyla açiklanabilir. Bir baska söyleyisle, çocugun geçmisi, çocugun diliyle anlatilmistir; çünkü, saf bir göz, degillemelerden ve genellemelerden zaten uzaktir. Oysa, bakisindaki safligi yitiren, olgun bir insanin nesnel olmasi imkânsizdir; bu yüzden, Bektas, Öykü'nün anlatildigi bölümlerde, olaylara mesafeli duran bir anlaticiyi tercih etmistir. Böylece, roman, Çakir'in aklinin ermeyecegi türden insan iliskilerine de yer verir ve bu noktada Bektas'in, farkliliklara yasama hakki tanima konusundaki duyarliliklari devreye girer. Bektas'in, azinliklara karsi duyarli oldugu savi, "Habib Bektas'in bu romana niçin bir escinsel yerlestirdigini anlamak zor" diyen Fethi Naci'ye (3) de bir yanit olacaktir. Bektas'in roman kisilerinin "inanilir", "sahici" kisiler oldugunu söyleyen Sennur Sezer'in (9) aksine, Fethi Naci, romandaki insanlarin çogunun "karton kisiler" oldugunu düsünür ve onlar arasindaki iliskileri inandirici bulmaz; sözgelimi, Fethi Naci, Öykü'yle Murat arasindaki iliskiye bir anlam verememektedir. Bu tavriyla, elestirmen, romanda, toplumun 'alisik' oldugu iliskileri aramakta ve aslinda romandaki bu çok farkli insan iliskilerinin, roman kisilerinin karton sayilmasinin önündeki en büyük engel oldugunu gözden kaçirmaktadir. Sözgelimi, egitimli, kibar, güleryüzlü Öykü'yle, egitimsiz, kaba, somurtkan Murat arasindaki iliskinin nedeni "cinsel doyum"dur (141). Toplumun alisik olmadigi bu türden bir iliskinin romanda yer almasi, sözü geçen kisilerin karton olmadiginin bir kanitidir; yani, roman kisileri, ait olduklari toplumsal sinifa, egitim düzeylerine ya da konustuklari dillere bakilarak genellenen ve kurduklari iliskilerde alisilagelen neden-sonuç baglarinin arandigi türden kisiler degildir. Habib Bektas, birbirlerinden çok farkli insanlar arasinda kurdugu bu iliskiler yumagiyla, farkliliklari bir arada yasatan güçleri ortaya koymus, birbirlerini "Bizden degil" cümlesiyle tanimlayan, yani aslinda 'degilleyen' insanlar arasinda kurulabilecek iletisimi ve paylasilabilecek degerleri göstermistir.

Cennetin Arka Bahçesi, iki isimli çocuk anlaticisiyla, ailesine "devletin dilini konusun" deyip, sonra Kürtçe söv(en) bir babanin bölünmüslügüyle, çok-uluslulugun önemli temsilcilerinden Kafavis'in (Yasin, Kibrislitürk Siiri Antolojisi 67) bir kitabinin aniden gözüne ilismesiyle (115), zitliklarin öyküsü sayilan Habil ile Kabil'e göndermeleriyle (324), Habib Bektas'in yalanlarla anlattigi dogrularinin ipuçlarini verir.. Çakir ve ailesinin, Öykü'nün yardimcisi Zehra'nin ve sevgilisi Murat'in Kürt olmasi, Ismet Bey'in escinselligi, asiri dincilerden sübyancilara ve hayat kadinlarina kadar toplumun çok farkli kesimlerinden insanlarin bir arada sürdürdükleri yasamlardan sunulan sahneler, Cennetin Arka Bahçesi'ndeki duyarliligin göstergeleridir. Gerçek yasamda kenara itilen, 'azinlik' damgasi vurularak 'yerlerini bilmeleri' gereginin hatirlatildigi insanlar, Cennetin Arka Bahçesi'nde bir arada yasatilmis, sicak bakislar, gülümsemeler ve oksamalarla kurulan iletisim, ortak yasamlari ve sonunda da ortak dilleri yaratmistir. Etnik kökeni, anadili ya da kimligi ne olursa olsun, Habib Bektas, romaninda, farkli yasantilari nesnel bir bakisla temsil ederek bir azinlik duyarliligi sergilemistir. Bektas, ezilen, hayal kirikligina ugrayan, "gâvur"a gitmek ugruna her seyini yitiren insanlari, hep 'onlar' görüp 'biz'in bir parçasi yapmayanlarin acimasizligini en iyi gören gözü ve en iyi anlatan dili seçmis, bir çocugu konusturmustur. Suskunlugun konusmaya, korkunun güvene dönüstügü bu öyküyle, yazar, "aci söyleyen" dilere ve "tokat vuran" ellere, sinirlara direnen edebiyatla yanit vermistir.
Edebiyat ve Elestiri,
Kasim-Aralik 2000, Sayi 52

KAYNAKÇA

Aktunç, Hulki. "Dilin Yarilisi: Argonun Savasçiligi Üzerine Bir Deneme."
Defter 11 (1990): 7-13.

Bauman, Zygmunt. Postmodern Etik.
Çev. Alev Türker. Istanbul: Ayrinti, 1998.

Bektas, Habib. Cennetin Arka Bahçesi.
Istanbul: Can, 1999.

Deleuze, Gilles ve Feliç Guattari. "Shat is a Minor Literature?" Kafka: Tosard A Minor Literature. Çev. Dana Polan. Minneapolis: University of Minnesota, 1986.

Eagleton, Terry. Edebiyat Kurami.
Çev. Esen Tarim. Istanbul: Ayrinti, 1990.

Fethi Naci. "Cennetin Arka Bahçesi."
Cumhuriyet Kitap 501 (23 Eylül 1999):3.

Karasu, Bilge. "Azinlik-Azinliklar: Bir Çözümleme Denemesi."
Defter 32 (1998): 11-25

Sezer, Sennur. "Habib Bektas: Cennetin Arka Bahçesi."
Varlik Kitap Eki 84
Mayis 1999:9.

Yasin, Mehmet. "3 Kusak, 3 Kimlik, 3 Vatan Arasinda Bir Türk Azinlik Siiri: Kibrisli Türk Siiri (18.yy-20.yy)." Kibrislitürk Siiri Antolojisi. Haz. Mehmet Yasin. Istanbul: YKY,1994.
Poeturka. Istanbul: Adam, 1995.

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>

 

"Yasadiklarimdan bir seyler yansiyor yapitlarima"

Habib Bektas yeniden giriyor
edebiyat yasamimiza.
Kitaplari yeniden basiliyor,
yeni ödüller kazaniyor.
Sennur Sezer, Habib
Bektas'la yapitlari ve yasami
üzerine konustu.


Habib Bektas adi Türkiyeli okurun gündemine hep ödüllerle geldi: Hamriyanim (1990 Milliyet Yayinlari Roman Ödülü). Oysa kitaplarinin listesi epey uzun: (...) Uyusturucu Batagi gibi ayri bir uzmanligin kitabi dista tutulursa siir agir basiyor kitap listesinde. Yeni kitabi Cennetin Arka Bahçesi'nin yayimlandigi Can Yayinlari'nin bir odasinda siirlerinden, romanlarindan, romanlarinin odak noktasi çocuklardan ve Salihli'den konusuyoruz. Aramizda bir teyp. 1951 Salihli dogumlu Habib Bektas'in romanlarindan çocukluguna daha dogrusu yazarliginin kaynaklarina indikçe, tanidik bir dünyanin sinirlarina iniyorum.Türkiyeli yazarlarin elli yasa yaklasmis ve asmis pek çogunun çocukluk dünyasindan ortak çizgiler tasiyan öykücükler, öyle heyecanlandirmis ki beni, teybin dügmesine basmayi unutmusum (ya da teyp kaydetmemis nedense). Elektrigin henüz gelmedigi, gaz lambalariyla aydinlatilan bir odada yüksek sesle okunan kitaplar, Hüseyin rahmi, Resat Nuri romanlari. Biri yorulunca bir baska çocuk devraliyor okumayi. Günümüzün televizyon dizilerinden, pahali araba düslerinden farkli bir yasam biçiminden kaynaklanan dünyanin her biri olay olan romanlarin temelinde yer alislari.. Sonra Cennetin Arka Bahçesi'nde, Memo/Çakir'in anlatildigi bölümlerdeki dil. Yasar Kemal'in romanlarindan baskasinda karsilasmadigim sözcükler: Yatip kosmak, agziasagi yatmak... "Benim annem Toroslardan..." diyor Habib Bektas. "Topragi, dünyayi sevmeyi babamdan ögrendim. Dili annemden. Annemin dili olaganüstü güzeldi." Bir an duruyor "Elbette Yasar Kemal'den de etkilenmis olabiliriz. Biraz miri mali çalmak sayilmaz mi bu. O büyük yazar, buncacik etkilenmeyi bir çiragina bagislamaz mi?" Biraz ciddilesiyor: "Bu sözcükler Memo'nun degil mi? Memo baska türlü anlatamaz ki..."

Ege'ye Göç

Cennetin Arka Bahçesi, Ege'ye göçmüs, Ege'den bekledikleri olanlari öyküsü. Memo'nun ailesi Gavur'a (Avrupa'ya) geçmeyi umuyor buradan. Bir zamanlar sevdigi kisinin, kocasinin ihbariyla öldürülmesini yasayan Öykü, acilarini bu topraklarda unutacagini saniyor. Öykü'nün gençlik arkadasi Senay'in coskusunu dindirecegini umdugu yer de Ege..

Ama öykünün odaginda çocuklar var hep. Hamriyanim'da, Gölge Kokusu'nda oldugu gibi, Cennetin Arka Bahçesi'nde de ön planda olan çocuklar. Önce bunu konusmaliyiz bence.
- Neden çocuklar diye sormak istiyorum önce
- Bu soruya seviniyorum. Romanlarin temalari içersinde bunu öne çikarmaniz beni sevindirdi. Geriye dönüp baktigimda söyle bir sey görüyorum. Bundan yirmi yil önce yazdigim siirlere baktigimda, söyle dizelere rastlayabiliriz: "Kim çocuk kim büyük, hayati çocuklara mi sormali..." Bu iki ayri siirden iki ayri dize benzer bir bakisi yansitiyor. Hikayelerimde, romanlarimda da bir çocuk temi oldugu gerçek. hatta ben oglumla birlikte yillarca önce bir kitap yaptim: Büyükler için çocuk siirleri. Çocuk sorular soruyordu o kitapta. Bu çocuk, benim oglumdu. Kitabin resim ve desenlerini de oglum yapmisti. Ortak bir kitapti. Portekizceye de çevrilen bu kitap Brezilya'da yayimlandi. Almanya'da da ikinci baskiyi yapti. Buralardan yola çikarak suraya gelmek istiyorum: Çocuk teminin agir basmasi bilinçli bir seçimdir. Çok kesin yargilarla, çok kesin cevaplarla hayata bakmak istemiyorum. Hayata, yeni sorular üreterek yaklasmayi deniyorum. Hazirlanmis, düzenlenmis cevaplarim yok benim. Ve korkuyorum çok büyük laflar söylemekten. Çocuklarda, onlarin tarafsizligindan gelen, safliklarindan kaynaklanan, hiçbir çikar gözetmeksizin düsüncelerinden ve konusmalarindan çikan bir açiklik oldugunu saniyorum. Burada bir virgül koyuyorum. Ve diyorum ki, bütün insanlarin içinde bir cevher var. Bu cevhere töz adini verebiliriz, ya da sey diyebiliriz. Bu tözün dogdugumuzda tam oldugunu, yillar geçtikçe, büyüdükçe azaldigini düsünüyorum. Insanligimiz, bu cevherin yüregimizde kaldigi miktarla dogru orantili. Bu cevheri, tözü, yani kisaca çocuklugu ne kadar koruyabilirsek, o kadar insaniz diye düsünüyorum. Ve böylece, çocuk kalarak, bir çocuk gibi, sorularla, sorulardan yeni sorular üreterek cevaba yaklasmak bana daha dogru, daha hos geliyor.
- Tam burada bir baska soru gerekli. Cennetin Arka Bahçesi'nde öteki romanlarindan ayrilan bir yan var. Romanin odagi çocuk ama, romandaki bütün kahramanlar çocuksu. Ismet Bey, yeryüzünde bir cennet yaratmak isteyisiyle, Öykü acilarini bahçeyle, Memo/Çakir'la ugrasarak unutacagini, Murat'in zekâdan yoksun cinselligiyle avutacagini sanisiyla çocuk. Belki de romanin çocuk kahramanlari Memo, Dilan ve Hüsnü'den daha çocuksu. Senay, coskusuyla zaten bir çocugu düsündürüyor. Hatta romanin kara kisileri diyebilecegimiz Cevdet kiskançligi ve bencilliginden dogan ihbarciligi, Murat zekâ özürlülügünün asirilastigi bedensel istekleriyle acinacak çocuk kimlikleri sergiliyorlar. Adeta büyük yok bu romanda. Insanlarin çocuk yanlarini yüceltmeni anliyorum. Ama onlari bagislamak ve bagislatmak için çocuk yanlarini öne sürüyorsun gibi geliyor bana.
- Hepimiz birer çocuguzdur diye düsünüyorum. Insanin içindeki o töze tutmaya çalisiyorum büyütecimi, insanlari en dolaysiz biçimde anlatabilmek için. Diyelim ki Murat bencil. Ama o kadar çok ki Murat'lar. Cevdet de öyle. Zaman zaman düsünmedim degil, acaba Cevdet'e haksizlik mi ediyorum. Hiç mi güzel yani yok bu adamin, bu kadar melun olabilir mi bir insan? Ama öyleydi. Bu Cevdet'leri de biz ürettik, bu toplum üretti.

Habib Bektas'a romancilara en çok yöneltilen sorulardan birini yöneltiyorum: "Kahramanlarini kendisinin mi yönettigini yoksa bir süre sonra kahramanlarin bireylesip, olaylarin akisina bagimsizca yön mü verdiklerini?" Gülüyor. Anlattiklari çok net degil. Daha dogrusu, 'Evet, ben yönetiyorum', 'Hayir, romanin kisileri bagimsizdir'a sigacak gibi degil. Romani yazarken yasadiklarini bir günce biçimine getirmis bu kez. Kisilerle çekismeleri, kisiler için tasalari. Bu günlügü, her günün roman çalismasi ardindan sicagi sicagina yazmis. Bir süre sonra yayimlanabilirmis. Kisiler için tasadan söz etmesi, romanin çocukluk kadar önemli izlegi cinsellige getiriyor sözü. Romanda önemli bir cinsel izlek var, çocuksu bir cinsellik. Ticari olmayan dogal bir akis açisi. Çocuk cinselligi de, escinsellik de, bir agacin çiçeklenmesi gibi, anlatilmis ne diyecek Habib Bektas, romanindaki cinsel izlek için acaba?

Cinsel Izlek

- Romaninizda cinsel bir izlek var. Bence bu kendine dönük bir cinsellik biraz. Memo'da da, Öykü'de de, hatta escinsel Ismet Bey'de de. Adeta kendiliginden sereserpe bir cinsellik yasama istegi gibi.
- -Hayatimizin bir parçasi, önemli bir parçasi cinsellik. Hele hele Freud Amca'yi dikkate alirsak, hayatimizda belirleyici bile oluyor. Ismet Bey nasil agaç dikiyorsa, Öykü nasil bahçede çalisiyorsa, Memo ya da Çakir nasil otlari ayikliyor, çöpleri topluyor, yemek yemekten tad aliyorsa, cinselligi de duyumsuyorlar. yani cinsel yönleri de var bu insanlarin. Gerçi Memo'da zaman zaman kaygilandigim oldu. Acaba çok mu öne çikariyorum bu yanini diye. Ama hayir... Bir kez Öykü'ye asik. Dilan'i da seviyor ama, Dilan'da da Öykü'yü ariyor, zaman zaman Öyküy'yü buluyor. Bu cinselligi doganin içinde vermeye çalistim.
Yalniz kisilerin cinsellikleri arasinda farklar var. Ismet Bey'in cinselligi, Memo'nun cinselliginden, Öykü'nün ci9nselliginden, hatta Murat'tan farkli. Nedenine gelince, Memo'da, Öykü'de, Murat'ta, Senay'da cinsellik daha çocuksu, daha basibos, özgür. Ama Ismet Bey'de, yasinin getirdigi, mesleginin getirdigi, belki de cinsel tercihinden kaynaklanan daha tutumlu bir yan var. Bir korunak yapmistir kendisine. Zaman zaman Öykü'yü bile frenler, 'yalnizligim kendime kalsin' der. Bu belki de kosullarin, tercihin dayattigi bir seydir. Bilemiyorum.

Söz yazma macerasina gelip dayaniyor. Yazmak kadar önemli bir baska sey de var bence, bakis açisi. Hem siir, hem roman yazan biri olarak nedir Habib Bektas'in kimligi? Roman yazan bir sair mi, siir yazan bir romanci mi? Sormayi deneyelim.

- Dünyada sair olarak mi bakiyorsun, öykücü-romanci olarak mi?
- Ben düz yazi yazarken de, saniyorum, sair olarak bakiyorum olaylara.
- Peki sair olarak bakmak nedir sizce?
- Sair olarak bakmak, daha tutumlu olmak. Duygular yönünden degil. Sözün büyüsünü ele geçirmek, o hayatin çok renkli ihtisamini sözle tartabilmek. Ayni rengi verebilmek. Ve çok kisa biçimde, tutumlu olmak.
- Ustalarin kimler?
- Benim ustalarim... Döne döne okudugum, arindigim sairler... Yunus Emre, nazim Hikmet, Behçet Necatigil Hoca, Gülten Akin... Belki Yunus Emre ile Nazim Hikmet'in yanyana gelisi yadirganabilir. Ama onlar benim sairlerim.
- Senin klasik bir egitimden degil, bir bakima emekçilikten, makine basindan edebiyata geldigini biliyoruz. Evrensel konulari yakalayisinin gizlerine deginelim mi? Yasam öyküne?
- Benim dünyalar güzeli bir babam vardi. Babam olmasaydi hiçbir sey yapamazdim. Babamdan çok sey ögrendim. babama âsiktim. Babam bana topragi sevmesini ögretti, insanlari sevmesini ögretti. El yordamiyla ögretti. Babam toprak isçisiydi. Benimle oyunlar oynardi, çocuklarla oynardi, çocuk olmayi ögretti. Ben, okuma yazma ögrenecek kadar okula gittikten sonra, yani alti yil falan, okula gitmekten vazgeçtim. Derslerim oldukça iyiydi. Bir aksam eve geldiginde babama dedim ki, 'Baba, ben okula gitmek istemiyorum, beni savunur musun? Yoksa beni okula gitmem için zorlar misin?' Babam bana, simdi daha iyi anladigim bir sey söyledi: "Yavrum, sen ögrenmeyecegim demiyorsun, okula gitmek istemiyorum diyorsun'. Babamin vurguladigi seyin önemini sonra sonra anladim.
- Bir okuma hevesim oldu sonra, Rus klasikleri falan. Salihli iplik dokuma fabrikasinda çalistim. makinelerin arasinda kitap okurdum, insanlarin birbirinin ne dedigini agiz hareketlerinden anlayabilecegi gürültünü ortaminda. Sonra göç, Almanya'ya. Bu, Almanya olmayabilirdi, Istanbul da olabilirdi, belki Viyana da... Salihli artik dar geliyordu. Biraz da politikayla ilgilenmeye baslamistim, lumpenlikten kurtulmustum. Almanya'da çesitli islerde çalistim. Sosyal alanda da. Ögrenmek bitmiyordu, tükenmiyordu. metal isinde, lokantacilikta çalistim. bes yil da Uyusturucu ve uyarici bagimlilarina danismanlik hizmeti veren bir kurulusun ön saflarinda çalistim. Bu kurulusta daha çok eskiden uyusturucu ve uyarici bagimlisiyken kurtulmus insanlar çalisiyordu. Sonra kurulusun sokakta çalisan grubu içersinde yer aldim. Sonra da, simdi belki önemli degil, o dönemin Türkiye'sine yararli olacak bir kitap çikti deneyimlerimden: Uyusturucu Batagi. El yordamiyla ögrendiklerimi Türkiye'ye aktarmak için. Dört bes yil önce de, bagimlilarin sorularina verilmis yanitlarindan olusan bir kitapçik yayimladim. Sormak isteyip de soramadiklari sorulardan olusuyordu bu kitap. Türünde ilkti. Bütün bunlar deney kazandiriyor bana. on yildir da bir meyhane çalistiriyorum. Küçücük bir sanatçi kahvesi. Ayda bir edebiyat matineleri düzenliyoruz. Türkiye'den de kimi sanatçi arkadaslar geldiler.

Bektas'in Anlattiklari

Habib Bektas, anlattigi her seye gülüsler katiyor. Roman hazirliklarini yapisini, romanin ilk yazimi için bir bez torbaya kahve termosunu, pipolarini, bir iki dilim ekmegi koyup evden uzaga (bir ev ya da üç bes sokak öteye) kaçisini anlatirken de... Evde olursa korunamayacagi dünyalar güzeli karisinin "Habib bir kahve içer misin, hadi gel birlikte içelim"ini anlatirken de. Ama söz siire dayandi mi ciddilesiyor.

Roman yazarken siire zaman ayiramayisinin nedenlerini siraliyor. En önemli neden, siire haksizlik etmemek. Habib Bektas'la siir üzerine neler konustuk, merak ediyorsunuz belki. Ama onlar yeni bir siir kitabinin yayimlanisina kalsin. Cennetin Arka Bahçesi'ne haksizlik etmemek için. cennetin Arka Bahçesi'ne haksizlik, Çakir/Memo'ya, onun okuma sevgisine, muz, portakal ve dis macununun bol oldugu "gavur"a gidebilme düslerine haksizlik olur. Bir zeytin fidaninin dibine gömülen Dilan'a da.

Sennur Sezer

Cumhuriyet Kitap
29 Temmuz 1999

nächstes Buch vorheriges Buch nach oben   >>
Ne kadar çocuksak o kadar insaniz


Yurdu Türkçe Habib Bektas'in. Almanya'da yasiyor, Türkçe yaziyor. Almanca yazacak kadar Almanca bilgisine sahip oldugunu sanmiyor ama, "Çok iyi Almanca bilseydim de Almanca yazmazdim, çünkü Almanca yalnizca bir iletisim araci benim için. Ama Türkçede duyuyorum. Türkçede seviyorum, Türkçe'de asik oluyorum, Türkçede öfkeleniyorum, Türkçede yasiyorum" diyor.

Yazarin Türkiye'de yayimlanan son kitabi "Cennetin Arka Bahçesi" Can Yayinlari'ndan çikti. Gölge Kokusu adli romaniyla Inkilap Kitabevi Roman Ödülü'nü kazanarak Türkiye'de ödül alan ilk "Alamanci" yazar olan Bektas, son romanini da Gölge Kokusu'nda oldugu gibi bir çocugun gözüyle aktariyor okura. Çocugun diliyle siirselligi yakalayan roman, Türkiye'nin toplumsal sorunlariyla da harmanlaniyor. Romanin ana hatlari köylerinden ayrilmak zorunda kaldiktan sonra Italya'ya gitmeye çalisan bir Kürt ailesinin çocugu Memo'nun (ayni zamanda Çakir) Istanbul'dan ayrildiktan sonra bir kiyi kasabasinda pansiyon isleten Öykü'nün kayit cihazina anlattiklarindan olusuyor.

Bektas'in Gölge Kokusu adli romani da Atif Yilmaz tarafindan beyazperdeye aktarilacak. Yazarla Izmir Kitap Fuari için Türkiye'ye geldigi sirada konustuk:


Çoc