|
|

Cennetin
Arka Bahcesi (Hinterhof des Paradieses)
Habib Bektas’ neuer Roman „Cennetin
Arka Bahcesi" (etwa: Hinterhof des Paradieses) ist in der Türkei
im Verlag „Can"
erschienen.
Das Buch sorgte schnell für Furore: Im
Mittelpunkt steht das Kurden-Thema, hier – ungewöhnlich
genug – geschildert aus der Perspektive eines Kindes, des
Kurdenjunge Memo. Daß er im Lauf der Geschichte den Zweitnamen
Cakir bekommt, verweist auf das Schicksal vieler Kurden –
„Fliehkräfte“ der Politik reißen die Menschen
aus ihrem Zentrum, ihrem Selbstverständnis droht die Spaltung:
Wer bin ich, zu wem gehöre ich, wohin gehe ich? Bin ich Memo
(neben der Anspielung auf die Erinnerung ein verbreiteter kurdischer
Name) oder bin ich Cakir (ein typisch türkischer Spitzname)?
Diese Zerrissenheit als Ergebnis der Kurdenpolitik
im Lande macht Habib Bektas auf ebenso eindringliche wie unaufdringliche
Weise deutlich. Seine besondere Kunst: die Welt mit den Augen eines
Kindes zu erzählen. Bektas beherrscht es wie kaum ein anderer,
dem kindlichen Blick zu folgen. Aus dieser neugierigen, vorurteilsfreien
und nur scheinbar naiven Sicht erscheinen die ganz normalen „Verrücktheiten“
mit einem Mal im rechten Licht.
Die Geschichte
Der Kurdenjunge Memo kommt mit seiner Familie aus dem von Kurden
dicht besiedelten Südosten der Türkei in den Westen nach
Marmaris. Ein Zwischenstopp nur, denn man will weiter: in das Land
der „Ungläubigen", wie Memo es nennt. Dazu gilt
es, möglichst schnell Geld zu sparen – die Preise der
Mafia für ein Boot nach Italien sind horrend.
Die Familie landet in einem Slumgebiet am Rand
der Touristenstadt. Bald lernt Memo Öykü kennen, früher
Apothekerin und mit einem Arzt verheiratet, dann Opfer einer politischen
Denunziation, die ihre Ehe und ihren Beruf ruiniert. So hat sie
noch Glück, daß sie jetzt in der Nähe von Marmaris
wenigstens eine Pension betreiben kann. „Cennet" heißt
das kleine Gästehaus, „Paradies“ zu deutsch. Und:
Öykü ist gerade dabei, einen Roman zu schreiben.
Memo, Cakir und der Sesselstein
Öykü gibt Memo den neuen Namen Cakir; mit der Zeit entwickelt
sich zwischen beiden eine tiefe Freundschaft. Memo erzählt
ihr viel von seinem Heimatdorf. Stoff für Öyküs Roman.
Memo hat am Strand einen Lieblingsfelsen, den
er beharrlich aushöhlt und so zu seinem „Sesselstein“
macht. Hier sitzt er stundenlang und träumt in den Tag hinein:
von Schokolade, Bananen, Milch und Zahnpasta, die es im „Land
der Ungläubigen" massenweise geben soll.
Und mitunter auch von seinem Dorf, wie es war,
bevor es niedergebrannt wurde. In diesen Erinnerungen ist er für
sich immer Memo, im Alltag von Marmaris nur noch Cakir.
Liebe, Eifersucht und kindliche Erotik
Und Memo hat noch andere Träume: Er ist in seine Cousine Dilan
verliebt, und mehr und mehr auch in die viel ältere Öykü.
Dazu gehören hemmungslose Gefühle kindlicher Erotik, wie
sie jeder kennt.
Doch da ist ja noch Öyküs Liebhaber
Murat. Er ist ebenfalls Kurde, Mitbesitzer eines Fischerbootes und
er sieht gut aus. Aber sonst? Die beiden haben Sex, das aber mehr
schlecht als recht. Sonst haben sie wenig voneinander. Memo fürchtet
Murat, akzeptieren wird er ihn niemals.
Tod und Betrug auf See
Das Geld für Italien ist gespart: Über einen Mittelsmann
verständigt sich die Familie mit einem Kapitän der lokalen
Amateurmafia und eines Nachts schleicht man auf ein windiges Boot.
Drei Tage und Nächte kauert die Familie unter Deck, dabei wird
Memos Cousine Dilan krankt und stirbt.
Schließlich heißt es, man sei am
Ziel. Das tote Mädchen in den Armen, steht die Familie am Strand.
Gefühle der Freude und der Trauer, bald der Verzweiflung: Der
vermummte Kapitän hat sie ganz in der Nähe von Memos Sesselstein
wieder an Land gelassen. Ihr Geld, ihre Hoffnung, ihre Dilan; alles
weg. Die Familie beerdigt Dilan unter einem Olivenbaum im Slum.
Die Rache der Wehrlosen
Memo sucht nach dem Kapitän ohne Gesicht. Seine Anhaltspunkte
sind schwach: An Bord hat er nur die Silhouette des Kapitäns
sehen können und einmal zufällig ein schwarzes Muttermal
auf dessen Fuß. Die Suche scheint hoffnungslos. Memo läuft
zu Öykü, voller Angst dort den verhaßten Murat zu
treffen.
Vergebens. Memo findet Murat schlafend, ausgestreckt
auf einer Couch. Er sieht das Muttermal auf dem Fuß; er nimmt
sehr leise die Harpune von der Wand. Dann entscheidet er, daß
Murat sein Ende miterleben soll. Er weckt ihn auf. Und Murat, ein
neuer Abel des Paradieses, kann ihn nur noch panisch ansehen.
Fazit: Tief empfundene Zerrissenheit
Bektas’ Roman bringt uns die Lage der Kurden in der Türkei
ungewöhnlich nahe. Gerade der kindliche Blick rührt tief
an. Wir erfahren, was nacktes Elend ist. Wir werden aber auch an
das Glück und die Wirrnisse der Kindheit erinnert, können
wieder nachempfinden, wie erste Liebe und Erotik die junge Phantasie
beflügeln. Bei all dem lesen wir einen kunstvoll gebauten Roman
– und wenn sich Memo an sein Dorf erinnert, über weite
Strecken auch einen Roman im Roman.
Das Schlüsselthema aber ist die Entwurzelung,
die Spaltung der Person durch die Mächte der Politik: Wird
Memo als Türke in Instanbul leben können? Oder wird er
als Kurde in seine Berge zurückkehren?
Einfache Lösungen gibt es nicht; der weitere Weg bleibt offen. |
|
Cennetin Arka Bahçesi
Yazmak,
dünyayi yargilamaktir bence. Özellikle bir roman yazmak,
bir dönemi, dönemin insanlarini, olaylarini anlatmak,
onlari yeniden kurgularken önemsediginiz ya da görmezden
gelip sildiginiz ayrintilarla yargilamak, irdelemektir. Her yazar,
yargisi için bir bakis açisi ve bir sözcü
seçer, dünya görüsüne göre. Habib
Bektas'ta bu iki öge çocuklarda birlesir. 1997 yilinda
yayimlanan ve Inkilap 70. yil ödülünü kazanan
Gölge Kokusu ile bu yil Can Yayinlari'nca yayimlanan Cennetin
Arka Bahçesi art arda okundugunda, Bektas'in bu özelligi
iyice belirginlesiyor.
Gölge Kokusu ve Cennetin Arka Bahçesi'ndeki
çocuk bakisi ve çocuk yargilari, kahramanlarin çocuk
olusundan kaynaklaniyor bir bakima. Okur, günümüz
çocuklarinin yasamak zorunda kaldiklari acilari, onlarin
gözünden görüyor, onlarin hak etmedikleri sonuçlar
yüzünden yargiliyor günümüzü. Habib
Bektas'in çocuk kahramanlari bilgiç, büyümüs
de küçülmüs çocuklar degil. Anlattiklari
o yüzden inanilir geliyor. Yasadiklarimiz, yasayip kaniksadiklarimiz
onlar anlattiginda katlanilmaz bir nitelik kazaniyor. Örnekleyeyim:
Gözaltilar, teknik sorgulamalar, iskenceler, toplumun neredeyse
tepki göstermeye gerek bile görmedigi siradan olaylar
durumunu aldi. Bir evin basilisi, bir çocugun gözaltindaki
anasinin yanina konulusu da. Bunlari henüz okula gitmeyen,
çevresiyle ilgili masallar anlatmayi seven Metin anlattiginda
yadirgiyorsunuz. Romanin örgüsü size yalniz iskenceden
incineni degil, onun ailesini, çocugunu, babasini, annesini
de yansitiyor. O zaman iskencenin hedefinin kisi degil toplum oldugu
yargisina variyorsunuz. Gölge kokusu, iskence olgusunun yol
açtigi, yol açabilecegi sonuçlarla birlikte
bir dönem yargilamasi ve mahkum etmesi niteligi tasiyan bir
roman kimligi kazaniyor böylece.
Cennetin Arka Bahçesi, yine kaniksadigimiz
bir konuyu isliyor. Köyü yakildigi için göçen
Kürt aileler. Bu aileler için Avrupa'ya göçme
düsü. Varlarini yoklarini onlari Avrupa'ya götürmeyi
vaat edenlere verip aç susuz günlerce denizde gezdirilenlerin
öykülerini gazetelerde, televizyonlarda izleye izleye
alistik. Hatta onlarin Avrupa diye, Türkiye'nin kus uçmaz
kervan geçmez bir kösesine birakilmalarina güldük
bile. Bu durumun, insanlik disi yani, Memeo/Çakir anlattiginda
belirginlesiyor. Memo, gitmek istedigi ülkede (Gâvur'da)
nelere kavusacagini söylemese, yitirilen düsün büyüklügünü
anlamayacagiz belki. Muz, okul. okul çantasi, hem yenen hem
dis firçalanan macun bu düsün küçük
parçalari. Ama asil önemlisi orada doktor vardir, Memo'nun
evlenmeyi kurdugu hasta küçük kizi iyilestirecek
doktor.
Cennetin Arka Bahçesi, yerinden yurdundan
kopmanin, insanca yasamayi özlemenin romani. Insanca yasamayi
özleyen yalnizca Memo ve ailesi degil! Bir zamanlar sevdigi
adami, kocasinin ihbar ettigine inanan Öykü, cinsel seçimi
yüzünden insanlarca dislanan Ismet Bey... Hatta geçirdigi
hastalik yüzünden bir zamanlar dislanmis, insan gibi yasamak
için insanlari sömürmeye gerek duyan Murat.
Habib Bektas, kahramanlarini anlatirken, onlari
inanilir kilmaya dikkat ediyor. Yasamanin degil, roman gerçeginin
inanilir kisileri bunlar. Bir Kürt kizina asik oldugu için,
kizin köyüne yerlesen jandarma çavusu Osman, yakilmis
köyünden ayrilmamak için ölüme razi olan
Nine roman gerçegi içinde sahicidir. Ve bu sahici
kisilerin olusturdugu öyküler, gazetelerin, televizyon
haberlerinin yineledigi olaylari yeniden yorumlamaktadir. Bir çocuk
sakinmasizligiyla, çocuk safligiyla... Ve çocuklarin
acima bilmez bakis açisiyla. Okur böylece yasadigi dünyanin
görmedigi ayrintilarini görmektedir: Cennetin arka bahçesini.
Romanin Olusum Süreci
Habib Bektas'in romanlari olaganüstü
bir akicilikla okunuyor. Yöresel sözcükler (agziasagi
yatmak, yatirip kaçmak, tanelere ben düsmek, kizan)
çocuklarin düsleriyle olusan olaganüstü olaylar
(ninenin ölünce deniz olmasi, gölge çocukla
konusmalar) romanin akiciligini kesmiyor. Bunda Habib Bektas'in
roman kurgusunun, ayrintilari yerli yerince kullanmasinin önemi
var kuskusuz. Habib Bektas, romanindaki ayrintilarla sagliyor roman
mekaninin ve olaylarin inandiriciligini. Bu ayrintilarin bir bölümü
dogup büyüdügü cografyanin, Ege'nin yasamindan.
Birtakim ayrintilar da çalistigi çesitli islerden:
Lokantacilik, uyusturucu bagimlilarina yardim ekipleri...
Romanlarinin yazilma süresini söyle
anlatti bir söylesimizde:
"Kafamda bir ön hazirlik yapiyorum,
iste sosyal bilgiler, ansiklopedik bilgiler, alan arastirmasi...
Hazir oldugum zaman evimin disinda bir mekâna yerlesiyorum.
Bu dört sokak ötede de olabilir, evin hemen yanibasinda
da olabilir. Her sabah torbama termosumu, pipomu, kahvaltiligimi
koyup oraya gidiyorum. Böylece telefondan, fakstan, dünyalar
güzeli esimin, "Habib bir kahve içer misin"inden
korunuyorum. Alti yedi ay, günde yedfi sekiz saat o, ev disindaki
yere gidip çalisiyorum. Bir tek kelime yazamadigimda da oradan
ayrilmiyorum. Bir disiplin sorunu. Sekiz dokuz ay sonra tulum çikiyor.
Ondan sonra ince isi basliyor. demek bir buçuk yil filan.
Bu dönem süresince biraz matlasiyorum. Nasil matlasmak?
Söyle: Roman gerçeginde bir Memo var, bir Öykü
var, Bir Ismet Bey var... Murat var. Murat bir hainlik düsünüyor,
Öykü üzüntüler içinde, Memo'ya nasil
yaklasacagini düsünüyor. Memo, öteki adi Çakir
olan Memo, bir bölünmüslük yasiyor... Bir süre
o dünyanin içinde yasiyorsun. Bütün bunlarin
yani sira siir yazmiyorum. Siire haksizlik olmasin diye..."
Habib Bektas'in bir de sair yani var. Siir kitaplari
da: Erlangen Siirleri, Söz'ü yurt edindim. Belki de onun
romanlarinin gizi sair olusunda. Siirin ayiklayiciliginda.
Sennur Sezer
Varlik Dergisi
Kitap Eki
|
Habib Bektas'in
Türkiye'de Can Yayinevinde çikan, üzerine çok
konusulan ve medyanin ilgi odagi haline gelen son romani "Cennetin
Arka Bahçesi", güncel bir konuyu destansi bir dille
anlatiyor. Cennetin Arka Bahçesi'nin
ilk satirlarinda bir Bektas romaniyla karsilastiginizi anliyorsunuz
hemen. Bektas, dünyamizi çocuklarin gözüyle
anlatmayi seviyor. Nedir, kendisi de iflah olmaz bir çocuk
olan Bektas, çocuklari konusturacagim diye bir yapayliga
düsmüyor. Çocuklarin tarafsiz, saf bakislarini
büyük bir beceriyle yansitiyor.
Cennetin Arka Bahçesi'nin kahramani Memo,
Kürtlerin yogun olarak yasadigi Türkiye'nin güneydogu
bölgesinden batiya göçmüs bir Kürt ailenin
çocugu. Memolar aslinda daha da batiya, Memo'nun deyimiyle
"Gâvur"a kaçmak istemektedirler. Turistlerin
pek ragbet ettikleri Türkiye'nin batisindaki Marmaris'te bir
gecekondu yaparak geçici olarak yerlesirler. Amaçlari
en kisa sürede para biriktirip bir botla Italya’ya kaçmaktir.
Kendilerini kaçiracak olan mafia çevreleri yüklüce
bir para istemektedirler.
Memo, Marmaris'te Öykü'yü tanir.
Türkiye'deki politik gelismelerden payina düsen tokadi
yiyen eczaci Öykü, rastlantilarin da yardimiyla Marmaris
disinda Cennet adinda bir pansiyonun isletmeciligini yapmaktadir.
Kendi çevresinde Memo diye anilan, Öykü tarafindan
Çakir diye çagrilan çocuk, Roman yazmak isteyen
Öykü'nün iyi bir dostu olur. Bektas, devlet politikasinin
dayattigi bu kimlik bölünmesini büyük bir beceriyle
yansitir. Roman yazmak isteyen Öykü'ye köyündeki
gelismeleri animsayabildigi kadariyla anlatir Memo. Roman içinde
bir romandir sanki Memo'nun anlattiklari.
Memo'nun deniz kiyisinda oyarak bir koltuk durumuna
getirdigi Koltuktas adinda bir kayasi vardir. Üstüne oturup
hayaller kurdugu, yeterinde çukulota, süt, muz ve dis
macununun bulundugu "Gâvur"u düsledigi. Kurdugu
düsler kimi zaman henüz yakilmadan önceki köylerini
de kapsar. Köylerindeki yasami destansi bir anlatimla verir.
Burada ilginç olan sudur. Köylerinde yasadigi olaylari
Memo olarak, Memo'nun diliyle yansitir çocuk. Günlük
yasami ise Çakir olarak. Kimlik bölünmüslügü
dilde de öne çikar.
Minnacik Memo, yetiskin Öykü'ye asik
olur. Halasinin kizi Dilan'a da asiktir. Bir çocugun yetiskin
bir kadina dönük sere serpe duygulari, günlük
yasamda basariyla verilir. Zaman zaman çocuk erotizmi ortaya
çikar.
Öykü'nün Murat adinda lumpen
bir sevgilisi vardir. Birliktelikleri hastalikli bir cinsellikten
öteye geçemez. Memo'nun çok korktugu ve bir türlü
isinamadigi Murat, bir balikçi motorunun ortagidir, ve Kürt
kökenli.
Bu arada gerekli para biriktirilmistir. Mafia
uzantisi bir kaptanla bir araci kanaliyla anlasilir. Ve bir gece
yarisi yine bir Kürt aileyle birlikte yola çikilir.
Üç gün üç gece
teknenin ambarinda deniz üstünde yol alirlar. Bu arada
Memo'nun halasinin kizi güzel Dilan hasta olur, ve ölür.
"Gâvur" yolcusu kaçaklarin çaresizligi
bütün çiplakligiyla ortaya çikar. Ve bir
gece yarisi "Gavur"a geldikleri haber verilir. Kucaklarinda
Dilan kizin ölüsüyle kayalik bir sahile çikarlar.
Buruk bir sevinçtir yasadiklari. Ve kisa bir süre sonra
aci gerçekle karsilasirlar: Yüzünü görmedikleri
kaptan, üç gün üç gece denizde dolastirmistir
onlari. Ve Marmaris yakinlarinda Memo'nun Koltuktas'inin oldugu
bölgeye çikarmistir. Paralari,
umutlari ve de Dilan kizlari yok olmustur. Derme çatma gecekondularina
dönüp bir zeytin agacinin dibine gömerler Dilan kizi.
Memo günlerce yüzünü görmedigi
kaptani arar. Insanlarin cüsselerine ve ayaklarina bakar hep.
Çünkü bota binerlerken kaptanin siluetini görmüstür;
kaptan, çok iri bir adamdir. Ve teknedeyken, ambarin üst
camindan kaptanin ayagini görmüstür; ayagindaki büyük
ve siyah beni. Bulamaz. Öykü'nün pansiyonuna gider
korkarak. Hiç sevmedigi Murat'la karsilasmamayi umarak.
Cennet'te Murat'i yatarken görür Memo.
Uzanmistir sere serpe. Ve onun ayagindaki koca siyah beni. Duvarda
asili su tüfegini alir sessizce. Ama öylesine öfkelidir
ki, onun da ölümü yasamasini ister. Onu uyandirir.
Cennet'in Habil'i karsisindadir, gözlerini iri iri açmis.
Cennetin Arka Bahçesi, Kürt
sorununa alisilmisin disinda, bir çocugun duyarliligiyla,
insani olani gözden uzak tutmadan, önyargilardan uzak
bakiyor.
Cennetin Arka Bahçesi
Habib Bektas 1951 Salihli dogumlu. Alti yil okula gittikten sonra
ögrenmeyi degil ama okulu terkediyor. (...) Araliksiz yaziyor,
yayinliyor. Her seyden önce sair olarak görüyor kendini.
1990 Milliyet Yayinlari Roman Ödülü'nü Hamriyanim,
1997 Inkilap Yayinevi Roman Ödülü'nü Gölge
Kokusu adli romanlariyla aliyor.
Habib Bektas, Can Yayinlari'nca yayinlanan son romani Cennetin Arka
Bahçesi'nde duyarli, toplumcu - gerçekçi çizgisini
sürdürüyor. Doga ve insan sevgisiyle örmüs
romanini. Günümüz Türkiye toplumunun acili gerçegini
aktariyor romaninda. Yoksulluk, ulusal baski, kirli savas kosullarinin
yerinden yurdundan ettigi Kürt yoksullarin Ege'ye yerleserek
çok zor kosullarda yasamalari, çalismalari... Zorlukla
biriktirdikleri paralari "Sizi Avrupa'ya gemiyle götürecegiz"
diye kandiran dolandiricilara kaptirmalari, agir Kürt törelerinin
sikistirdigi insanlar, bir ihbar sonucu evde basilarak yargisiz
infaz edilen Taner, hali vakti yerinde olmasina ragmen mutlu olamayan
Öykü Abla, dini duygulari sömüren melun haci-hocalar,
esini kaybetmis, kendini doga sevgisine vermis, bu dünyada
cenneti yaratmaya çalisan escinsel Ismet Bey... Memo, ya
da Çakir, Dilan kiz, Hüsnü adli çocuklar...
Çocuklarin gözüyle günümüz Türkiye'sinin
algilanisi.
Roman kahramanlarinin yasadiklari olaylarin hemen hepsi acilarla
dolu. Yazar, öykü içi öykülerde önemli
bir seyi ustaca yakalamis: Siddeti, zulmü, yabancilasmayi daha
da açiga çikarabilmek için olaylara sevgi penceresinden
bakiyor. Insanin bütün zulmüne, gaddarligina ragmen
ortak özelliginin insan sevgisi oldugu gerçegini her
satirinda oya gibi islemis. "Zitlarin birligi" ilkesine
göre olumsuz bir kahramanda ya da durumda dahi olumlu bir yan
vardir, sanatin gücü onugörebilmesindedir. Günümüzün
olumsuz gibi görünen kosullarinda olumlulugun tohumlarini,
nüvelerini yakalayabilmek ve onlari anlatabilmek önemlidir.
Habib Bektas, Cennetin Arka Bahçesi'nde bunu basariyor. Dostlugun,
barisin sevgiyle saglanabileceginin altini çiziyor.
Yanlis anlasilmasin, Cennetin Arka Bahçesi politik bir roman
degil; o sadece duyarli, gerçekçi, iyi bir roman.
Yazar, yarattigi sevgi cennetinden Türkiye'ye bakiyor. Gördüklerini
ustaca, dolaysiz bir anlatimla, kendine özgü siirsel bir
dille, Türkçesi seve sevdire kullanarak aktariyor.
"Çok kesin yargilarla, çok kesin cevaplarla hayata
bakmak istemiyorum... Bütün insanlarin içinde bir
cevher var. Bu cevhere töz adini verebiliriz. Bu tözün
dogdugumuzda tam oldugunu, yillar geçtikçe, büyüdükçe
azaldigini düsünüyorum..." diyor Habib Bektas,
Cumhuriyet Kitap'ta yayinlanan Sennur Sezer'le yaptigi söylesisinde.
Keske diyorum Habib Bektas'lar çogalsa. Insanlar Kürt
olduklarini kabul ettirebilmek içinon-on bes yil daglarda
çarpismak zorunda kalmasalar, "jandarmalardan da kötü
korucular" olmasa, yoksul çocuklari askerler, hiçbir
sorumluluklari olayan savasa sürülmeseler. Halklar, yazarlar,
sairler, televizyoncular sevgi üretseler... Çakir Memo
kadar, Öykü Abla kadar, Osman Amca kadar, Dilan kiz kadar...
Keske diyorum, baris ve dostluk cenneti kurulabilse su dünyada!
O zaman, iste o zaman silahlar susar, siyaset konusur!
Mustafa Demir
Yazin, Sayi 88 Kasim 1999
|
"Cennetin Arka Bahçesi"
Cennetin Arka Bahçesi, Habib Bektas'in üçüncü
romani. Hamriyanim'dan sonra Gölge Kokusu ile Inkilap Kitabevi
70. Yil Roman Ödülü'nü almisti. Gölge Kokusu,
Varlik'ta daha önce yazdigim gibi, edebiyat çevrelerinde
kendinden yeterince söz ettirmemisti. Oysa Gölge kokusu
deyim yerindeyse, roman gibi romandi. Duyarsizligin kaniksandigi,
dahasi prim kazandigi ülkemizde böyle kaç romanin,
kaç hikaye ya da siirin gayyâ kuyusunda gömülü
oldugunu merak etmemek mümkün müdür?
Simdiden görünen, Cennetin Arka Bahçesi'nin yakin
gelecekte kendinden çokça söz ettirecegi... Habib
Bektas, çünkü bu son romaninda güncele de
ustaca uzanimlar çekmis. Kitabin arka kapagindaki "Ancak
bu son romani, yazarin olgunluk dönemi yapiti niteligini hak
ediyor," yargisina katiliyorum. Gerçekten de Habib Bektas,
bir dil sölenine dönüstürdügü Cennetin
Arka Bahçesi'nde bir roman kurgulamanin, biçem oturtmanin
keyfini çikariyor; bu keyfi okurlariyla paylasiyor.
Romanin iki baskisisi var: Kentli, okumus bir insan olan Öykü
Abla ile yoksul, egitimsiz, umarsiz bir ailenin çocugu olan
Çakir. Öykü Abla, ispiyoncu kocasi Cevdet'ten ayrildiktan
sonra Istanbul'dan önce Izmir'e, ordan da Marmaris'e kaçip
gelir. Marmaris'te bir pansiyon isleten Ismet Bey'le tanisir. Ismet
Bey, isi Öykü Abla'ya devreder. Öykü Abla, Cennet
adini verdigi bir yandan seçkin müsterilerini agirlarken
bir yandan da okuyup yazmaktadir. Murat adinda bir tekneciyle tanisir
ve zaman zaman birlikte olmaya baslarlar. Marmaris'e dogudan göçüp
gelen ve bütün amaci Italya'ya kaçmak olan bir
Kürt ailesinin tek oglu Çakir, haftanin belli günleri
Cennet'e gelir ve ortaliktaki çöpleri toplar. Bunun
karsiliginda da aldigi ücreti ailesine teslim eder. Çakir'in
Cennet'teki isi yalnizca çöp toplamak, ayak isleri görmek
degildir; Öykü Abla'ya gelmisini, geçmisini, ailesinin
basindan geçen serüveni, Dogu'daki köyünü,
köyün yikilisini, jandarma baskinini... herseyi, herseyi
anlatir. Öykü Abla, Çakir'in anlattiklarini teybe
kaydetmekte, sonra oturup çözmektedir. Böyle böyleyken
Öykü Abla ile Çakir arasinda siradisi bir sevgi
bagi olusur. Ne ki çakir, Öykü Abla gibi halasinin
kizi Dilan'i da sevmektedir.
Beklenen gün gelip çatar. Bir tekne irisine dolusup
güya italya'ya kaçarlar. Italya'ya giderlerse hem yoksulluk
bitecek, hem çakir da okula gidecektir. Günler geceler
sonu indikleri yerin Italya degil de Marmaris yakinlarinda bir yer
oldugunu anlamakta gecikmezler. Ne ki yolculuk sirasinda Dilan tutuldugu
amansiz hastaliga yenilmistir. Artik umutlar bitmis, Dilan kaybedilmistir.
Bütün bunlar Öykü Abla'nin sevgilisi Murat'in
basinin altindan çikmistir. Çünkü tekne
irisini Italya'ya götürecegim deyip kaptanligini yapan
da Murat'tir, Dilan'in ölümüne neden olan da Murat...
Cennetin Arka Bahçesi'ni basarili kilan ögelere getirmek
istiyorum sözü. Habib Bektas, Gölge Kokusu'nda bir
çocugun gözüyle anlatmisti her seyi. Bu romaninda
da aynini yapiyor: Bir Çakir'in agzindan, bir Öykü
Abla'nin agzindan anlatiyor.
Çakir'in Dogu'dan göçmüs Kürt kökenli
bir ailenin çocugu oldugunu belirtmistik. Egitimsizlik, eziklik,
yarim yamalak bir Türkçe, etrafinda olup bitenleri kavramadaki
yetersizlik... Habib Bektas, bütün bu özellikleri
kisiliginde toplayan insani, Çakir'i bakin nasil konusturuyor:
"Bahar aylariydi. Ben bilmistim. Yer gök çiçek
idi. Kamyonla gelmistik. Bir gün gittim. Uzaktan baktim. O
da bana bakti. Öykü Abla beni görünce hemen
konusmadi. Yari gittim, gene uzaktan baktim. Öykü Abla
da bana bakti. O zaman Öykü Abla degildi daha. Güzel
Abla'ydi. Yarin gittim, gene baktim. O zamanlar bir gün sonra
demesini bilmiyordum. Hep yarin diyordum. Yarin yarin yarin gene
gittim. Zakkumlarin yanina kadar sokuldum. O zaman zakkum degildi
onlar. Güzel çiçekli agaçti. Sonra el
etti bana. Öykü Abla, "Gel" dedi. Gitmedim.
Korktum. Yari gene gittim. Öykü Abla yanima geldi. Konusa
konusa geldi. O zaman Öykü Abla degildi. Güzel Sesli
Abla'ydi. Hep Öykü Abla'yi dinledim. Hep dinledim, ama,
onu anlamadim. Onun sesini dinledim. Öykü Abla'nin sesi,
su sesi gibi idi. Anamin boynunun altindaki koku gibi idi. Yarin
gene gittim. O herif geldi. Öykü Abla'nin herifi. Yüzüne
bakmadim, bakamadim. "Siktir lan" dedi, "piç!"
Ben gittim. Bana "siktir" dediler mi, ben giderim. "Siktir"
dediler mi, gidilir."
Kisa ve sik sik tekrarlanan cümlelerle ulastigi naiflik hem
duyarlik alani açiyor, hem siirsel bir anlatim yakaliyor.
Habib Bektas, okurunu yazdiklarina baglamakta gecikmiyor; o çocuksu
anlatimin arka planinda derin acilarin, büyük özlemlerin
irmagini akitiyor. Bize çok basitmis gibi gelen herhangi
bir "yasanan"dan yasama ait temel felsefelerinin kotlarina
göndermelerde bulunuyor. Çakir'in Öykü Abla
ile Dilan arasindaki sikismisligini ask planinda sürüp
giderken, bir baska tür sikismislik, paralelinde bütün
çiplakligiyla görünüp duruyor: Bu ülkeden
kaçip gitmek, "gavur" memleketlerinde çalisip
para kazanmak, egitim görmek ve artik insanca yasamak.
Ya Cevdet'in Taner'i (Öykü'nün okul ve sinif arkadasi)
jurnalleyip öldürtmesine, sübyanciligina, o fikir
fikir Senay'in (o da Öykü'nün okul arkadasi) evlendikten
sonra kapanmasina, sonra bosanip orospu olmasina ne demeli?
Habib Bektas, roman yazmis. Tanimina uygun bir roman. Bir tragedya.
Dil planindaki kivrakligiyla, sinemasal kurgu ve görselligiyle,
oturmus biçemiyle, anlatimn ustaligiyla bir roman.
Dahasi, siradanliga, duyarsizliga yazinsal bir tokattir bu roman!
Aydogan Yavasli
Damar Dergisi Eylül 1999
|
Cennetin
Arka Bahçesi
Habib Bektas'in Inkilap Kitabevi Roman Armagani'ni kazanan
Gölge Kokusu adli romanini çok sevmistim. Bektas, 430
sayfalik romaninin 230 sayfasini bir çocugun gözünden
ve agzindan vermisti. Bir çocuk ne anlatir, nasil anlatir?
Gördüklerini, duyduklarini, tattiklarini, kokladiklarini,
dokunduklarini anlatir, yani bir çocuk ancak "bes duyusuyla
tanidiklarini anlatir. Bektas, bu anlatim biçimini, sayfalar
boyunca, büyük bir ustalikla sürdürmüstü;
bes duyu gerçeginden ayrilmamisti. Bektas, bir de çocugun
deyimler karsisindaki saskinligini ustaca belirtiyordu.
Ne var ki Habib Bektas, pek sevdigim bu anlatim biçimini
yeni yayimlanan Cennetin Arka Bahçesi (Can Yayinlari) adli
romanina da tasimis; gerçi Gölge Kokusu'nda oldugu gibi
iki yüz küsür sayfayi bir çocugun gözünden
ve agzindan vermiyor, ama o begenilen yeniligi bu romaninda da kullaniyor...
Romanda beni ilk yadirgatan, Habib Bektas'in bu tutumu oldu. Bektas,
bir romaninda (Gölge Kokusu) kullandigi yeni bir anlatim biçimini
bir baska romaninda tekrarladigi zaman, bunun artik yaratmak degil,
tekrarlamak oldugunu bilmiyor mu?
(Yillar önce, 1973'te, Ahmet Hamdi Tanpinar'in Huzur'u için
yazdigim elestiride söyle demistim: "Böyle bir yazarlik
zaafi var Tanpinar'da; kimi söz "bulu"larina pek
hayran, onlari tekrarlamaktan alamiyor kendini. Sözgelimi "Yaz
Yagmuru adli hikayesi söyle biter: 'Hayatina bütün
müdahalesi kendi kendisini göz hapsine almaktan ileri
gidemiyordu.' Bir baska romaninda da, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde,
su cümleyi okuyoruz: 'Bunlari hatirlar hatirlamaz, oraya kahveye,
az çok benden baska türlü yasayanlarin, kendilerini
hiç olmazsa benim gibi göz hapsinde tutmayan insanlarin
arasina gidiyordum.' Bir karikatüristin daha önce çizdigi
bir karikatürdeki çizgileri tekrarladigini düsünün;
Tanpinar'in bu tutumu onu hatirlatmiyor mu. Oysa sanatçi,
yalniz baskalarindan degil, kendinden de intihal yapmaz.")
Habib Bektas, gerçekleri anlatirken nesnel olmaya özen
gösteriyor. Anlatim gene bir çocugun agzindan ve gözünden.
Gerçek adi Mehmet, ama Öykü Abla "Çakir"
diyor. Çakir, gecekondularinin yikilisini söyle anlatiyor:
"Bizim ev iki defa yapildi. Çünkü evimizi
yikmislardi. Önce belediyeciler gelmisler. Polisler de yanlarindaymis.
(...) Sonra geldiklerinde çok korktum. Babam evde yoktu..."
(s.24) Çakir'in babasi ile amcasi yikilmis gecekondularinin
yikiklarinin önünde konusurlar. Amaçlari "gavura
gitmek"tir. "Alti bin iki yüz mark" biriktirmislerdir,
ama yetmez bu para. Osman Amca (ailenin en deneyimli üyesi)
"Acele etmeyelim," der. "Hem gittigimiz yerde n'olacak
ki?" Çakir'in babasi, "Olsun, bundan kötü
olmaz! Kürt olacagina öl!" der. Osman Amca'nin cevabi:
"Bu is öyle degil! Kondulari içinde Kürtler
oturuyor diye yikmiyorlar. Bak, öteki kondularda oturanlar
Kürt mü?" (s.29)
Bu nesnelligi gösteren Habib Bektas, bir Kürt türküsünü
de ayni özgürlükle dile getirebiliyor; Çakir
anlatiyor: "Dilan sustu. (...) Sonra o türküyü
söyledi. (...) Türkü Kürtçe güzel
oluyor. Ama Türkçe olmuyor. Türküde bir adam
gidiyor. Daglara gidiyor. Gelmiyor. Neden gelmiyor? Ben bilmiyorum.
Onu bekleyenler, türküyü söyleyenler diyorlar
ki, seni bekleriz, hep bekleriz, sen gelemezsin, biliriz, ama bekleriz,
gülüsün var burda, bir de mavzerin, onlari saklariz,
emanete hayinlik etmeyiz, seni bekleriz... Böyle bir türkü.
Benim bogazim yaniyor hep, içimden aglamak geliyor..."
(s.58) Habib Bektas, 19. bölümde de ilginç sorunlara
deginiyor.
Habib Bektas, Çakir'in yasini tam olarak belirtmiyor. Bir
yerde Çakir'a "Bu nar agaci da çocukmus. Daha
bes yasindaymis. Benden küçük." (s.8) dedirtiyor;
bir yerde "Hünü'ye biz ayni yil dogmusuz. Ayni yil
dogmusuz ama, benim dogumumu devlete haber vermemisler. Vermislerse
de, geç haber vermisler. Devlet beni büyümemis
sanirmis. Onun için bana 'okula gel' demezmis..." (s.37)
Hüsnü'nün kaçinci sinifta oldugunu bilmiyoruz.
Dis macunu kullanmayi ögrendigine göre herhalde sekiz-dokuz
yasindadir. Yas sorunu, cinsellik bakimindan ilgimi çekiyor.
Çakir'in bir açiklamasi var: Eskiden perde yoktu.
Simdi evimizin içinde perde var. Ben kazik kadar adam olmusum,
ondan. (...) Dün gece bekledim, uyumayayim dedim. Uyumusum.
Babam anamin üstüne çikti mi, çikmadi mi
bilmem. Anam istemez ama, babam gene de anamin üstüne
çikar. Üstlerine yorgani çekerler. Anam kizar,
'Yavas,' der, 'çocugu uyandiracaksin!'" (s.35) Ardindan:
"Ben de Dilan'in üstüne çikacagim. Dilan,
'Hadi ordan, köpek!' diyor ama çikacagim. 'Anam öldürür
beni!' diyor. Halam kimseyi öldürmaz. Hem neden öldürsün
ki! Kötü bir sey olsa, babam yapar mi?" (s.35)
Tek göz odayi perde ile ayirsalar da Çakir cinselligi
çok erken ögreniyor. Sonra Öykü Abla'si ile
Murat'in sevismelerini gözetliyor. Onlarin anasi-babasi gibi
sevismedigini görüyor. (Kkz. 20. Bölüm.) Sonra
bir "pipi" fasli basliyor, sayfalarca sürüyor...
Habib Bektas, Çakir'in cinsellik "sorun"unu biraz
fazla abartmis gibi geldi bana.
Habib Bektas, Gölge Kokusu'nda yapmadigi hatalari Cennetin
Arka Bahçesi'nde yapiyor:
"... Öykü Abla beni görünce hemen konusmadi.
Yarin gittim, gene uzaktan baktim (...) Yarin gittim gene baktim.
O zamanlar bir gün sonra demesini bilmiyordum. Hep yarin diyordum.
Yarin yarin yarin gene gittim. (...) Yari gene gittim..." (s.11)
Çakir, "O zamanlar bir gün sonra demesini bilmiyordum.
Hep yarin diyordum." dedikten sonra Habib Bektas Çakir'i
hâlâ "Yarin gene gittim." diye konusturuyor!
Ayrica, Habib Bektas Çakir'i zaman zaman öyle konusturuyor
ki hayret etmemek elde degil: "(Öykü'nün) Gülüsü
su gibidir, deryayi düsünürsün o gülünce."
(s.8) "Sesi her zamanki gibi degil. Sesi bulut gibi. Bulutlara
benziyor." (s.10) "Osman Amcamin yürüyüsü
bile aglar gibi." (s.266) "hava çok üzüntülüydü,
canim aglamak istiyordu, belki hava da, bulutlar, deryanin üstüne
yatmis günes de agliyordu." (s.276)
Elöyküsel anlatimli 7. ve 8. bölümlerde Öykü'nün
geçmisini, kocasini, Taner'i okuyoruz. Taner, Öykü'nün
üniversite yillarindan arkadasi. Kantindeki ilk karsilasmalarinda,
masanin altina girince, "Ne yapiyorsunuz orada, ne ariyorsunuz?"
diye soran Öykü'ye, "devleti kaybettim, onu ariyorum!"
diyen Taner... Habib Bektas, "Gülmüstü Öykü.
Nasil da uyuyordu bu tanim 12 Eylül sonrasi Türkiye'ye!"
(s.68) diyor. Ayni Habib Bektas, Taner'i ihbar eden, Taner'i ihbar
eden ve öldürülmesine neden olan Cevdet'e (Öykü'nün
kocasi) de sunlari söyletiyor: "... bakma yüzüme
öyle, bakma Öykü, ben sana ne yaptim, hiç,
ben kimseye bir sey yapmadim, ama devletimizi de düsünmemiz
gerekir, devletimiz olmazsa biz ne ise yarariz, devletin bekasi,
bizim duygularimizdan üstündür..." (s.78) Habib
Bektas, "devlet" anlayisi bakimindan Taner'i de, Cevdet'i
de ayni kefeye koyuyor; biri devrimci, öteki ihbarci... (Habib
Bektas'in "devlet ve devrimci" konusunda biraz ders çalismasi
gerekiyor!)
Roman, Çakir'in ailesinin "Gavur'a kaçis"
çabasinin basarisizligiyla sona eriyor. Habib Bektas, pek
çok roman kisisi çizmis, degisik insan iliskileri
betimlemis. Ne var ki bu kisilerin çogu karton kisiler. (Escinsel
hariciyeci Ismet Bey gibi! Öykü biliyordu Ismet Bey'in
escinsel oldugunu. Çok uzun yillar erkek arkadasiyla birlikte
yasadigini." Ama iç dünyasi yok Ismet Bey'in. Habib
Bektas'in bu romana niçin bir escinsel yerlestirdigini anlamak
zor. Belki Ismet Bey'in iyi bir insan oldugunu göstermek istemistir,
ama bunun için de Ismet Bey'in romanda daha genis payi olmasi
gerekirdi.) Iliskilerin çogu inandirici olmayan iliskiler
(Öykü ile Murat'in iliskisi!)...
Cennetin Arka Bahçesi, aceleye getirilmis bir roman gibi
geldi bana.
Fethi Naci
Cumhuriyet Kitap Sayi 501
|
Yukaridaki elestiri üzerine Habib Bektas'in Sayin Fethi Naci'ye
yazmis oldugu mektup:
Sevgili Fethi Agabey,
29 Eylül 1999 tarihli Cumhuriyet Kitap ekinin ilk sayfasini
-her zamanki gibi- ilkin sizin yazinizi okumak üzere açtigimda,
kendi fotografimi görünce sevinmistim. Yaziyi okuduktan
sonra üzülmedim dersem yalan olur. Yine de romanimi elestirmeye
deger gördügünüz için tesekkür ederim.
Hosgörünüze siginarak size mektup yazmaya karar verdim.
Bu mektup, sadece tesekkür etmek için dahi olsa, yazilmaya
deger, diye düsündüm. Animsarsiniz, Gölge Kokusu
üzerine yazdiginizda da size yazip tesekkür etmistim.
Bir önceki romanimda kullandigim bir anlatim biçimini
kismen yinelemem sizi yadirgatmis. Bu elestirinize katiliyorum.
Dördüncü Paragrafta "... Anlatim gene bir çocugun
agzindan ve gözünden. Gerçek adi Mehmet, ama Öykü
Abla Çakir diyor." demissiniz. Çocugun adi "Memo".
Bu tür seylere özen gösterdiginizi biliyorum. Dizgi
yanlisi olmali.
Bir sonraki paragrafin sonunda ise "Habib Bektas, 19. bölümde
de ilginç sorunlara deginiyor." demissiniz. Kitabin
yazari olarak degil, ama, Cumhuriyet'in okuru olarak, Fethi Naci'nin
okuru olarak, daha ayaklari yere basan bir saptama beklerdim. Ya
da o bölüme hiç deginilmemesi!
"Habib Bektas, Çakir'in cinsellik 'sorun'unu biraz
fazla abartmis gibi geldi bana." demissiniz. Bu saptamaniza
katilmiyorum.
Ama asil söylemek istedigim su: "Habib Bektas, Gölge
Kokusu'nda yapmadigi hatalari Cennetin Arka Bahçesi'nde yapiyor..."
dedikten sonra, çocugun "yarin" demesini, yarindan
sonra içinse "yarin yarin" demesini vurguluyorsunuz,
çocugun romandaki "O zamanlar bir gün sonra demesini
bilmiyordum. Hep yarin diyordum." diyen çocuksu mantigini
görmüyor veya görmek istemiyorsunuz. Çocuk,
Öykü ile karsilastiginda birincil dili Kürtçedir.
O bölümde, bence, o dilsel sorun, siirsel bir anlatimla
verilir:
"... Öykü Abla da bana bakti. O zaman Öykü
Abla degildi daha. Güzel Ablaydi."
"... Zakkumlarin yanina kadar sokuldum. O zaman zakkum degildi
onlar. Güzel çiçekli agaçti."
"... Öykü Abla yanima geldi. Konusa konusa geldi.
O zaman Öykü Abla degildi. Güzel sesli ablaydi."
"... Öykü Abla bana ekmek verdi. Üstünde
bir sey vardi ekmegin. O zaman balli ekmek degildi daha..."
Sevgili Fethi Agabey, hiç, ama hiç katilmadigim bir
yarginiz da su: "Habib Bektas, devlet anlayisi bakimindan Taner'i
de Cevdet'i de ayni kefeye koyuyor..." dedikten sonra eklemissiniz;
"... devlet ve devrimci konusunda biraz ders çalismasi
gerekiyor."
Taner, 12 Eylül sonrasi Türkiye'sinde masanin altinda
devleti arar. Elbette bulamaz. Devletin olmasi gereken yerde sadece
ses vardir; postal sesleri. Öte yandan ayni Taner'i ihbar eden
Cevdet, Sübyanci Cevdet, yalanci Cevdet, Öykünün
kendisine dogrulttugu silahin namlusunu görünce donuna
iseyen Cevdet, korkudan titrerken, "...bakma yüzüme
öyle, bakma Öykü, ben sana ne yaptim, hiç,
ben kimseye bir sey yapmadim, ama devletimizi de düsünmemiz
gerekir, devletimiz olmasa biz ne ise yarariz, devletimizin bekasi
bizim duygularimizdan üstündür..." der.
Yukarida "Ihbarci, sübyanci, korkak, yalanci..."
tanimlarini özellikle kullandim. Çünkü romanda
Cevdet'in nasil bir insan oldugu 'roman gerçegi' içinde
vurgulaniyor. Oysa siz Cevdet'in kendi açisindan, bulundugu
yerden, dilinin döndügünce (ve kendine dogrultulmus
bir silah altinda) kendini savunan sözlerini cimbizla çekip
alarak, ve o sözleri gerekçe göstererek, polisçe
öldürülen (Cevdet'in ihbari nedeniyle) Taner'i, Cevdet'le
ayni kefeye koydugumu iddia ediyorsunuz.
Peki o anda Cevdet ne demeliydi: "Ben pis bir fasistim. Üstelik
seni kisakandim Öykü. Olur ya, ziyarete gittiginde onunla
(Taner'le) yatiyor olabilirsin... O aradan çiksin, biz de
rahat yasantimiza dönelim..." mi demeliydi. O zaman "devrimciyle
fasistin" arasindaki fark ortaya çikar miydi! "Devrimci"
okurlarimiz da "oh" çekerler miydi! Hayir sevgili
Fethi Agabey, eger romanin tamamini okuduysaniz, haksizlik ediyorsunuz!
Ders çalismaya gelince, evet, çalisiyorum. Çalismam
gerektigini biliyorum. Devlet ve devrimci konusunda da. Ögrenince
degil, ögrendikçe biliyorum. Örnegin, bir sonraki
çalismamda, içerik dayatmadikça, bir çocugun
gözünden kurgulamam romanimi.
Yazmadiklariniza da deginmek isterim:
Ben sizden, çocugun adinin neden çift (Memo/Çakir
- Mehmet degil) oldugunu düsünmenizi beklerdim.
Ben sizden, çocugun anlatiminin gösterdigi farkliliklar
(köyünü anlatirken baska, günlük yasaminda
baska) üzerinde düsünmenizi beklerdim.
Ben Fethi Naci'den escinsel olmanin "iyi" veya "kötü"
insan olmak konusunda bir ölçü olamayacagini bilmesini
beklerdim. (Bir yerde diyorsunuz ki, "...Habib Bektas'in bu
romana niçin bir escinsel yerlestirdigini anlamak zor. Belki
Ismet Bey'in iyi bir insan oldugunu göstermek istemistir. ..."
Bu mantigi anlamak da çok zor, sevgili Fethi Agabey.
Ve son cümleniz: "Cennetin Arka Bahçesi, aceleye
getirilmis bir roman gibi geldi bana." Cennetin Arka Bahçesi'ni
yazarken, o zamana kadar yapmadigim bir seyi denedim: roman güncesi.
Roman kahramanlariyla yazma sürecindeki iliskilerim... O vazgeçilmez,
tatli çile... Acilar, sevinçler, arayislar, kendimle
yaptigim kavgalar, dilsel kaygilar... Dilerseniz o dosyayi size
gönderebilirim.
Sevgili Fethi Agabey, tesekkür ediyorum size. Sevgi ve saygilarimla.
habib bektas
|
HIVREN DEMIR
Cennetin Arka Bahçesi'ne 'dile gelis' ve azinlik edebiyati
Dil-içi bir dünya olan edebiyat, çogu
kez, sanatta 'yerellik' ve 'evrensellik' tartismalarinin merkezinde
yer alir. Oysa, dilin temel yapisini kuran gösterenler ve gösterilenler
açisindan düsünüldügünde, bu tartismalar
anlamsizdir. Elbette gösterenler, edebiyatin dil-içi
dünyasinda bölünmeler yaratacaktir; ancak, bu bölünmeleri,
yalnizca 'yerellik'le açiklamak mümkün degildir.
Diger bir deyisle, "dünya dil varligini" (Aktunç
7), ulusal dillerden ya da bu dillerin ulus-devlet sinirlari içindeki
farkli bölgelerde beliren farkli söyleyislerinden ibaret
sayamayiz. Yerellik, yere, yani cografyaya iliskin bir anlam tasimakta,
etnik kökene, meslege, yasa, cinsiyete ya da cinsel tercihe
dayali dil farkliliklarini kapsamamaktadir. Bununla birlikte, gösterilenlerin
eninde sonunda insan-kaynakli olmasi, dili ve edebiyati evrensel
kilmakta; anacak, gösterenlerle gösterilenlerin birbirinden
ayrilmazligi sonucu, farkli yasantilar, farkli sözcük
dagarciklari yaratmaktadir. Sözgelimi, belli bir meslek gurubu
için gerekli olan bir araci 'gösteren' sözcük,
o meslege sahip olan herkes tarafindan bilindigi halde, o meslekle
bir ilgisi olmayan pek çok insanin o sözcügü
hiç duymamis olmasi muhtemeldir. Bir anlamda, ortak bir sözcük
dagarcigi, ortak deneyimlerin ve paylasimlarin ifadesidir. Bu nedenle,
baskiya ve sindirmeye dayali azinlik-çogunluk ayrimi, boyun
egen kesimin paylastigi ortak deneyimin sonucu oarak, ortak bir
dili ve bu dili sekillendiren ortak duyarliliklari da beraberinde
getirir. Ne var ki, "azinlik edebiyati" kavramiyla, yalnizca,
bir azinlik grubunun üyesi olan yazarin edebiyat 'araciligiyla'
baskiya direnisi anlasilmamalidir; çünkü, yazarin
kimliginin ya da hangi gruba 'ait' oldugunun öne çikartilmasi,
edebiyatin dil-içi bir dünya oldugu saviyla çeliski
yaratir. Bu nedenle, azinlik edebiyati çerçevesinde
asil degerlendirilmesi gereken, yazarin, otorite karsisinda ezilen
kesimi nasil 'temsil' ettigidir. Yazarin dilinde ve imgeleminde
aranmasi gereken bu temsil, "toptancilik"tan (Karasu 11)
uzak oldugu ölçüde, bir azinlik duyarliligi yansitir.
Cennetin Arka Bahçesi de yazarin toptanci bakislara karsi
gösterdigi direnisini, anlaticinin dilinde, hatta 'dile gelisinde'
buldugumuz bir romandir.
Habib Bektas'in Türkiye'de yayimlanan dokuzuncu kitabidir
Cennetin Arka Bahçesi. Yazarin, Erlangen Siirleri, Kapikule
Nerde, Adresinde Yoktur, Yorgun Ölü, Hamriyanim, Uyusturucu
Batagi, Söz'ü Yurt Edindim, ve Gölge Kokusu baslikli
kitaplarinin yani sira Almanya'da da çesitli kitaplari yayimlanmistir.
Cennetin Arka Bahçesi, ailesiyle birlikte, köyünü
terk etmek zorunda kalan bir Kürt çocuguyla, kentli,
egitimli bir kadin yazarin arasinda gelisen bir dostluk iliskisini
konu alir. Roman, bir yandan 'yasanan' zamanda gelisen olaylarla,
diger yandan ise çocugun ve kadinin geçmisleriyle
ilgili olarak anlatilanlarla kurulur. Çocugun gördügü
ve duydugu her sey, onun diliyle anlatilir. Onun bizzat tanik olmadigi
olaylarda ise üçüncü tekil sahis anlatisi
kullanilir. Çocuk, geçmisiyle ilgili olaylari kadina
aktarir ve kadin, romanlastirmak üzere bunlari teybe kaydeder.
Bu asamada, çocuk 'dile gelmis', anadili olmayan Türkçe'yi
ögrenme konusunda epey yol almistir. Ancak, yine de yaman zaman
derdini anlatmakta zorlanir. Çocugun dil sancisinin tek nedeni,
anadilinin Türkçe olmamasi degildir; farkli bir çevre,
yabancilik duydugu bir yasam, onu hiç görmedigi nesnelerle
de karsilastirir. Çocukluk, yoksulluk, yasitlari okula gittigi
halde onun gidememesi gibi etkenler, çocugun, korku ve yabancikik
duygularina kapilmasina neden olmustur. Kadinsa, çocuga,
sik sik "Sen benim arkadasimsin" diyecek ve onu rahatlatacaktir.
Öyleyse, Cennetin Arka Bahçesi'nde bir çocugun
suskunlugunun konusmaya dönüsmesi, azinlik duyarligi açisindan
iki yönde izlenebilir: Birincisi, romanda kadinla çocugun
arasindaki iliskinin, büyük-küçük, zengin-fakir,
Türk-Kürt, egitimli-egitimsiz ayrimlariyla çerçevesi
çizilebilecek bir güç iliskisi yerine bir arkadaslik
iliskisi olarak gelismesi ve bu yönde gelisen bir iliskinin
azinlik-çogunluk ayriminin kalkmasi için gerekenleri
ortaya koymasidir. Ikincisi ise, Habib Bektas'in, bir çocuk
anlatici seçerek, onlari, toptanciligin ne oldugunu bilmeyen
saf bir gözle görmemizi saglamasi ve bu anlatim biçiminin,
romanin ikinci tekil sahis anlatisiyla süren bölümlerinde
yazarin, kisilerin temsilinde sergiledigi azinlik duyarliligiyla
uyum içinde olmasidir.
Cennetin Arka Bahçesi, bir suskunlukla baslar. Romanin anlaticisi
Çakir, ya da gerçek adiyla Memo, Öykü Abla'sina
basindan geçenleri anlatmis, Öykü ise Çakir'in
ve ailesinin yasadigi dramatik olaylar karsisinda gözyaslarina
engel olamamistir. Yoksulluk ve sefaletin diz boyu oldugu bir yasamdir
Çakir'in anlattigi. Çakir, Çakir'in babasi
ve annesi, halasi ve halasinin kizi Dilan, Komsulari Osman ve Osman'in
oglu Hüsnü olmak üzere toplam yedi kisi, köyleri
yakildigi için Marmaris'e gelmis, Italya'ya iltica etmenin
hayalleriyle para biriktirmeye baslamistir. Paranin Çakir,
Dilan ve Hüsnü için tasidigi anlam, çocuk
bakisinin safliginin en güzel örneklerini sergiler. Onlar
için para, çukulatadir, muzdur, börektir, kirmizi
okul çantasi ya da çocuklara kizmayan ögretmenleri
olan okullardir. Çakir, okulla ilgili düsler kurar;
ama, bu düslerin gerçeklesmesi için para kazanacaklari
zamani bekler. Hüsnü'yle ayni yasta olduklari halde, o
okula gitmez: "Hüsnü'yle biz ayni yil dogmusuz. Ayni
yil dogmusuz ama, benim dogumumu devlete haber vermemisler. Vermisler
de geç haber vermisler. Devlet beni büyümemis sanirmis.
Onun için bana "okula gel" demezmis. Ben büyügüm,
'kazik kadar adam'im ama devlet bilmiyor" (37). Okula gidemedigi
için Çakir'a okuya yazmayi Öykü ögretir.
Çakir, hayranlikla baglanir Öykü'ye. Öykü
de onun gibi Marmaris'e sonradan gelmistir; ama, ondan farkli olarak
yalnizca gelmekle kalmayip, oraya yerlesmistir; çünkü
Öykü'nün Cennet'i vardir. Istanbul'da eczacilik yapan
Öykü, babasinin istegiyle evlendigi doktor Cevdet'le iliskisinde
huzursuzdur. Cevdet'in suskunlugu, Öykü'nün üniversiteden
arkadasi Taner'in gelmesiyle bozulur. Taner, "gizli örgüt
kurmak"tan (71) aranmaktadir; oysa bu, yalnizca bir suçlamadir.
Öykü'nün Cevdet'e Taner'den söz etmesinden hemen
sonra Taner'in evine baskin yapilir ve Taner ölü olarak
ele geçirilir. Öykü, Taner'i Cevdet'in ihbar ettigine
inanir ve Istanbul'u terk ederek arkadasi Senay'i ziyaret etmek
amaciyla Marmaris'e gider. Senay'in evinde aradigi sicakligi bulamaz
ama, tabelasinda "Cennet" yazan evin sahibi Ismet Bey'le
arkadas olur. Yaz aylarinda diplomatlarin gelip dinlendigi bir pansiyondur
Cennet. Istanbul'a gitmek isteyen Ismet Bey'le Öykü evlerini
degistirirler ve böylece Öykü, Cennet'e yerlesir.
Bundan böyle, toplumun çok farkli kesimlerinden gelen
iki insanin, Öykü'yle Çakir'in kurdugu iletisimi
okuruz.
Öykü'yle Çakir'in apayri dünyalarini bulusturan,
Öykü'nün yazdigi romandir. Çakir'in dili çözüldükçe
aralarindaki iletisim kolaylasir; fakat; Çakir'in dilinin
çözülmesi için, onun, Öykü'nün
güleç yüzüne, sicak bakislarina ihtiyaci vardir.
Çakir'in anlattiklarina inanamayan Öykü, ona, dogruyu
söylemesi için israr ettiginde, Çakir, "Kitaplara
hep dogru mu yazilir?" diye sorar. Öykü'nün
bu soruya yaniti söyle olur: "Yazilanlarin hepsi dogru
degildir... Ama yalan yazilirsa eger, o yalan da kitabin dogrusudur"
(14). Çakir'in gerçekligi ve Öykü'nün
Çakir'in yasantisiyla ilgili duyarliligi, Öykü'nün
romaninin dogrusudur. Habib Bektas'in yalanlarla anlattigi "dogru"
ise Çakir'in çektigi dil sancisinin gerçekligidir.
Diger bir deyisle, Öykü'nün romaninin nasil kurgulandigi
ve nasil yazildigi degil, romanin kaynagi bilinmektedir, Cennetin
Arka Bahçesi'nin ise kaynagi degil, kurgusu ve dili gözler
önündedir. Bu nedenle, Habib Bektas'in 'dogru'sunu, onun
romaninin içsel yapisinda aramak gerekir. Yasadiklarini Kürtçe
degil, yakinarak ve sancilar içinde (14), Türkçe
anlatmak zorunda kalan bir çocugun bu anlatisinin, Cennetin
Arka Bahçesi'nin büyük bir bölümünü
olusturmasi, bu roman içindeki bir azinlik yapilanmasi olarak
degerlendirilebilir. Diger bir deyisle, aranan, Deleuze ve Guattari'nin
yaptigi azinlik edebiyati taniminda ortaya konulanin aksine , çogunlugun
dili içindeki bir azinlik yapilanmasi (16) degildir; çünkü,
yazarin ait oldugu azinlik grubunu ve bu grubun dilini arastirmaya
kalkismak, edebiyatin dil-içi dünyasinin digina çikmak
ve Mehmet Yasin'in da Poeturka baslikli kitabinda önemle üzerinde
durdugu gibi, dil birligiyle edebi aidiyeti birlestirmek anlamina
gelecektir. Oysa Yasin, Almanca yazan Zafer Senocak örneginden
yola çikar ve onun, yalnizca Alman siirine degil, Türk
siirine de Avrupali siire de bir seyler kattigini ve iç içe
geçmis bir kimlikler yumagini dile getirdigini söyler
(62). Bu nokta, Yasin'in, "Az(in)lik Edebiyatinda Cemaatçi
Söylem Meselesi" basligi altinda ele aldigi konuyla da
yakindan ilgilidir. O, azinliklarin toplumsal varliklarini sürdürmek
için hep "politiklesen" söylemlere yönelmelerini
tehlikeli bulur. Önemli olanin, farkliliklara yasama hakki
tanimak oldugunu söyleyen Yasin, söyle devam eder:
(Sadece ne demeye geldigi pek belli olmayan etnik köken ayriliklarina
gören yapilacak bir n'az(in)lik' (minör) tarifi, bugünkü
edebiyatimizdaki az(in)liklari gerektigi gibi kapsayamaz. Nedeni
açik, "Türk" kökenli olup da cinsiyeti,
cinsel tercihi, izlegi, dil ve üslubu, inançlari, yasama
tarzi vb. nedenlerle, merkezi Türk (ulusal) edebiyatiyla örtüsemeyen
birçok sair ve yazarimiz var. Bir düzlemde az(in)lik
olarak görünen, bir baska edebiyat düzleminde merkezi
görünebilir.(124)
Mehmet Yasin'in, etnik kökenler disindaki farkliliklari da
dahil ettigi azinlik tarifine Terry Eagleton'in dil bölünmeleriyle
ilgili sözleri eklendiginde azinlik ve dil iliskisinin anlami
belirginlesecektir. Eagleton, "Sadece tek bir 'normal' dil,
toplumun bütün üyelerince paylasilan ortak bir tedavül
oldugu düsüncesi bir yanilsamadir" der. Ona göre,
"Herhangi bir gerçek dil, hçbir zaman türdes
dilsel bir topluluga dönüstürülemeyen ve sinif,
dil, statü, ve cinsiyet farklarina göredegisen oldukça
karmasik söylemler dizisidir" (29). Eagleton'in sözleri,
dünya dil varliginin, yalnizca ulus-devletlerin resmi dillerinden
olusmadigina isaret eder ki, bu dil bölünmeleri, baski
ve sindirmeye dayali düzeneklerin isledigi yerlerde azinlik-çogunlukayriminin
temelinde yatar; çünkü, ortak diller, ortak yasantilari,
farkli diller ise 'öteki'lerin yasantilarini ifade eder. Bu
noktada, Mehmet Yasin'in, etnik köken ayriliklarina ekledigi
cinsiyet, cinsel tercih gibi ayriliklarla genisleyen 'azinlik' tanimina,
Bilge Karasu'nun, azinligi ve çogunlugu bölen çizginin,
sayisal olana degil, güçsel (erksel) olana dayandigi
beleirlemesi (21) de eklenmelidir. Öyleyse, azinlik ve çogunluk,
karsilikli olarak birbirlerinin ötekisi olacak; ancak, zayif
olan taraf, güçlü olan tarafa boyun egecektir.
Karasu, gücün belirleyici oldugu sistemlerin isleyis biçimlerinden
birinin "siddet", digerinin ise, "tarihsel-toplumsal-çerçeve
nedenlerin 'yazgi' kiligina girmesi" oldugunu söyler ve
su örnegi verir:
(Kadin sayisinin erkek sayisindan 'anlam' tasimayacak ölçüde
artik ya da eksik oldugu bir toplumda kadinin 'esitsizlik' durumunda
olmasi, su ya da bu ölçüde baski altinda tutulmasi,
'kadinlar'a bir azinlik 'imis gibi' davranilmasi, sayi ile iliskili
bir sey degil. Erkekler de, kadinlar da, buna bir 'yazgi" gözüyle
bakiyorlardir; erkek dogmus olmak birtakim üstünlükleri
yani sira getirmektedir; kadin 'yerini bilmek' zorundadir. (21)
Karasu'nun verdigi bu örnekte, kadinin 'yerini bilmesi', otoriteyi
elinde tutan erkege boyun egmesi ve kendi 'benliginden', yani 'kimliginden'
feragat etmesi anlamina gelir. Kimligini tam olarak kuramayan kisinin
yerinin neresi oldugu sorusu yanitsiz kalir. Yertsiz-yurtsuz birinin
otoriteyle iliskisi ise, 'güvene' degil, 'korkuya' dayanir;
bu da beraberinde 'yabancilasmayi' getirir.
Çakir'in kendisinden güçlü olan Öykü'yle
iliskisinde, korkunun güvene dönüsmesiyle, Çakir'in
dilinin çözülmesi arasindaki paralellik, azinliklarin,
otorite karsisinda rahatlayip kendilerini çogunlugun ötekisi
olarak görme psikolojisinden kurtulmalarina benzer. Çakir,
herkesin karrsisinda konusamaz. Ona küfreden Murat'in yüzüne
bile bakmazken, onun saçlarini oksayan Öykü'nün
karsisinda adeta dillenir. Çakir, Cennetin Arka Bahçesinde,
nar agacinin altinda çuldan çaputtan yapilmisyeri,
'kendine ait' görür; ancak, ona hiç gülümsemeyen
Murat, Cennet'e geldigi an, Çakir, o yeri terk ederek, deniz
kenarinda 'kendine ait' gördügü ikinci yere, "Koltuktas"ina
gider. Yani, Çakir'in konusabilmesi ve kendini 'evindeymis
gibi' hissetmesi için, tebessüme, onu anladigina inandigi
birilerine ihtiyaci vardir. Bu nedenle Murat, Çakir için
hep "O"olarak kalir: "Mutfak bosalmis gibi. Gâvurlar
gidince Zehra Teyze birçok seyi kaldirdi. Koca mutfak çokmus
bize... Öykü Abla'nin odasi, en büyük, en güzel
odadir. Herifi nerde kaliyor bilmiyorum. O burda oldu mu, ben ona
bakmam" (15).
Bu pasajdan da anlasildigi gibi, Çakir, dili yeni ögrenmektedir.
Bu sadece, onun çocuk olmasindan kaynaklanmaz; hem Çakir,
Türkçeyle tanisali çok olmamistir, hem de yabancilik
çektigi bir çevrenin sözcük hazinesine alismak
onun için kolay degildir. Bu yüzden, o, önce "gâvurlar"
der, sonra, Öykü'den ögrendigi sözcük aklina
gelir ve "turistler" diye düzeltir. Teyp, "alet"tir
(14); taksi, "sari araba" (12); deniz, "derya"
(7); kolonya, "kokulu su" (221). Çakir için
Türkçe'nin sonradan ögrenilen bir dil oldugu, onun
zaman zaman konusma dilinin ritminden uzaklasmasindan da anlasilir.
Eylemlerin zaman eklerini özel bir vurguyla ayirmasi; sözgelimi
"uyurdum" yerine, "uyur idim" (218) demesi,
"Çay doldurayim?" (10) örneginde oldugu gibi,
soru eki kullanmaksizin, tonlama yoluyla yaptigi soru cümleleri,
"hem de" baglacini hiç duymamis olmasi (36), Çakir'in
dil sorununun yalnizca sözcüklerle ilgili olmadigini gösterir.
Çakir, Öykü Abla'sini dinleyerek, hem Türkçe'nin
ritmine yavas yavas alisir, hem de yeni sözcükler ögrenir.
"Otobüslerin yuvasi"na "garaj" dendigini
(8), Hüsnü'nün yazdigi yazinin adinin "ders"
(24), Öykü Ablasi'nin ona verdigi güzel seyin "pasta"
(12) oldugunu ögrenmistir artik. Çakir'in pastayi bilmemesi,
onun dil sancisinin, yasla pek ilgili olmadiginin kanitidir. Çakir'in
belleginde pasta diye bir sey yoktur; fakat sözcük dagarciginda,
yedi sekiz yaslarinda pek az çocugun bildigi sözcüklere
rastlariz. Sözgelimi, "korucu" sözcügünün
Çakir'in hayatinda önemli bir yeri vardir. Onun belleginde,
yakilan bir köy, o köyde ölen, Çakir'in diliyle
"derya olan" (197) bir nine, evlerini yakan is makineleri,
Çakir'in diliyle, "sari canavarlar" (24) vardir.
Bütün bunlari Öykü Abla'sina anlatirken Çakir,
dilin öneminin farkindadir; çünkü, her istedigini
rahatlikla söyleyememektedir. Ninesinden "Tüfe(gin),
kelâma selam dur(dugunu) (198) duymustur ama bunun ne anlama
geldigini tam olarak bilmez. Yine de kuslara acimaz; çünkü,
onlarin dili yoktur (21); evleri yikildiginda annesinin feryatlarinin
ise yaramamasini annesinin Kürtçe aglamasina (25) baglar
ve onun için "Kürtçe konusmak daha kolaydir,
daha güzeldir. (Çünkü) her sey insanin aklina
daha çabuk gelir" (222). Peki, Çakir'in dilinin
çözülmesini saglayan nedir? Iste bu sorunun yanitini,
Öykü'yle tanismasini anlatirken Çakir verir:
"Bahar aylariydi. Ben bilmistim. Yer gök çiçek
idi. Kamyonla gelmistik. Bir gün gittim. Uzaktan baktim. O
da bana bakti. Öykü Abla beni görünce hemen
konusmadi. Yarin gittim, gene uzaktan baktim. Öykü Abla
da bana bakti. O zaman Öykü Abla degildi daha. Güzel
ablaydi. Yarin yarin gittim, gene baktim. O zamanlar bir gün
sonra demesini bilmiyordum. Hep yarin diyordum. Yarin yarin yarin
gene gittim. Zakkumlarin yanina kadar sokuldum. O zaman zakkum degildi
onlar. Güzel çiçekli agaçti. Sonra el
etti bana Öykü Abla. 'Gel!' dedi. Gitmedim. Korktum. Öykü
Abla yanima geldi. Konusa konusa geldi. O zaman Öykü Abla
degildi. Güzel sesli ablaydi. Hep Öykü Abla'yi dinledim.
Hep dinledim ama, onu anlamadim. Onun sesini dinledim. Öykü
Abla'nin sesi, su sesi gibi idi. Anamin boynunun altindaki koku
gibi idi. Yarin gene gittim. O herif geldi. Öykü Abla'nin
herifi. Yüzüne bakmadim, bakamadim" (11).
Çakir'in yukaridaki sözlerinden de anlasildigi gibi,
onun için "bakis"lar bir anlam tasir. Romanin pek
çok yerinde, Çakir'in, Öykü Abla'sinin yüzüne
bakmadan konusamadigini görürüz. "Agzini açar
ama sesi çikmaz" (10); çünkü, Çakir,
Öykü Abla'sinin gözlerini görmüyordur.
Oysa, Murat'in gözlerine hiç bakmaz Çakir. Burada
bizi ilgilendiren, Öykü'nün "gel" diyen
bakisiyla, Murat'in 'dislayici' bakisi arasindaki zitliktir. Öykü'nün,
Çakir'a sik sik "sen benim arkadasimsin" demesi,
onun 'gülen' gözleri ve 'oksayan' elleri, Çakir'i
rahatlatir. Gülmenin, insanlari esitleyici yönünü,
yine Çakir'in söyledikleri kanitlar. Çakir, Öykü
güldügü zaman, onun, kendisinin arkadasi olduguna
inanir (43). Habib Bektas'in romaninda, oksama eyleminin de kimi
yerlerde özellikle vurgulandigi gözlemlenir ve Öykü
tarafindan oksanmak, Çakir için büyük önem
tasir. Bu noktada, Zygmunt Bauman'in, Emmanuel Levinas'in etik ögretisinden
yararlanarak söyledikleri gelir akla. Bauman'a göre, oksama,
'öteki'ndeki baskaligi ortadan kaldirma niyeti olmayan bir
eylemdir; çünkü, "Oksayan el, tipik olarak,
hep açik kalir, hiçbir zaman bir pençe halinde
sertlesmez, asla ele geçirmez; bastirmadan dokunur, oksanan
bedenin sekline uyarak hareket eder" (118). Burada ilginç
olan, romanda, oksanmakla dil arasinda da bir iliski kurulmasi,
oksamanin ayni dili konusmak oldugunun vurgulanmasidir (110,118).
Bu durum, tipki gülmede oldugu gibi oksamada da, dilsel farkliliklara
ragmen, esitligi saglayan bir yön bulabilecegimizi gösterir.
Bu açidan, escinsel olan Ismet Bey'in sözleri önemlidir.
Öykü, Ismet Bey'e, birbirlerine "siz" diye degil,
"sen" diye hitap etme önerisinde bulundugunda söyle
yanit verir Ismet Bey: "Siz demem, bana dostlugu çagristiran
ellerinizi avuçlarimin arasina almama engel degil, çocugum,
onlari oksamama engel degil. Tam tersine belki, o ellerden bedenlerimize
tasidigimiz sicakliklara gönlümüzce adlar vermekte
özgüz birakir bizi o 'siz' deyisler" (127). Oksamayla,
mesafeyi koruma, yani sahiplenmeme, avcun içinde sikmama
arasindaki iliskiyi imler bu sözler. Bir baska yerde ise Öykü,
Çakir'in yeri olan küçük nar agacinin altindaki
çul parçasini oksar, tipki "Çakir'i oksar
gibi" (149). Yani Öykü, Çakir'in mekânini
da onu sahiplenmeden sever. Bu mekân, Çakir'a 'gösterilen'
yer degil, onun sevdigi, kendini rahat hissettigi yerdir. Çakir,
Murat gelince huzuru kaçtigi için kendini Koltuktas'a
atar. Koltuktas, Çakir'in, deniz kenarinda, üzerine
oturup, "derya"yi izledigi yerdir. "Koltuktas'imdan
iyisi, Koltuktas'imdan güzeli yok" der Çakir, "Tasim
kötü bir sey demez. Tasimin dili yoktur. Tasimin agzi
yoktur. Tasimin eli yoktur. Hiç sesini çikarmaz. Tokat
vurmaz. Ne dersen dinler. En iyisi tasim. Bir de nar agacim"
(163). Çakir'i, "kötü bir sey diyen"
dil, "tokat vuran" el korkutur ve ancak korkmadigi yer,
onun 'kendine ait' mekâni olur. "Memleketi" için
ölen ninesini (219), "Simdi memleketimiz diyecek bir yerimiz
kalmamistir" (191) diyen babasini pek anlamaz ama bir yere
'yerlesmenin' hayalini kurar. "Daglar kadar" çukulatanin,
"hem disleri temizleyen, hem de yenilen" macunlarin, "sifa
niyetine" verilen muzlarin bulundugu "gâvur"a
yerlesmeyi düsler Çakir (45). Gidecegi yer, hiç
bilmedigi gâvur da olsa, orada iyi muamele görecek ve
mutlu olacaktir. Bu yüzden, Öykü Abla'si güldügü
zaman, yer gök, daglar, taslar güler" Çakir
için (43); yani, gördügü muamele, içinde
yasadigi mekâna bakisini da etkiler. "Yerini bilen"
azinligin "esitsizlik durumu"ndan (Karasu 21) 'yerini
seven' insanin esitlik durumuna geçisin temsilidir bu. Habib
Bektas'in yaptigi ise, sözü, Çakir'a, o saf bakisa
birakarak, esitsizligin kaynaklarina Cennetin Arka Bahçesi'nde
'dile gelen' bir öyküyle direnmektir. Çakir gibi,
Bektas da 'öykü'lere siginir. Bir siirinde, "Sözü
yurt edindim" diyen yazar, kapilarini her dili konusan insanlara
açan bir mekâni "Cennet" diye adlandirmakla,
sinirlarin kimi insanlara yasattigi korkulu rüyalara, 'cehennemlere'
göndermede bulunur. Sinirlara direnen edebiyat ise, bir yurt,
bir cennettir. Bu nedenle, Cennetin Arka Bahçesi'nde anlaticinin
dile gelisi, yazar için bir direnis biçimi olmus,
Bektas, tepkisini edebiyatin 'sinirlari' içinde kalarak göstermistir.
Habib Bektas'in, edebiyatin sinirlari içinde kalarak ve saf
bir anlaticinin nesnelliginden yararlanarak sergiledigi bu direnis
tavri, romanin bütün bölümleriyle uyum içindedir.
Diger bir deyisle, romanda üçüncü tekil sahis
anlatisinin kullanildigi bölümlerde, yazar, sergiledigi
azinlik duyarliligini, kisileri temsilindeki tavriyla sürdürür.
Bu bölümlerde Çakir'in dünyasindan uzaklasilir
ve Öykü'nün geçmisi anlatilir. Öykü'nün
geçmisinin, onun agzindan sunulmamasi, Habib Bektas'in nesnellik
saglama kaygisiyla açiklanabilir. Bir baska söyleyisle,
çocugun geçmisi, çocugun diliyle anlatilmistir;
çünkü, saf bir göz, degillemelerden ve genellemelerden
zaten uzaktir. Oysa, bakisindaki safligi yitiren, olgun bir insanin
nesnel olmasi imkânsizdir; bu yüzden, Bektas, Öykü'nün
anlatildigi bölümlerde, olaylara mesafeli duran bir anlaticiyi
tercih etmistir. Böylece, roman, Çakir'in aklinin ermeyecegi
türden insan iliskilerine de yer verir ve bu noktada Bektas'in,
farkliliklara yasama hakki tanima konusundaki duyarliliklari devreye
girer. Bektas'in, azinliklara karsi duyarli oldugu savi, "Habib
Bektas'in bu romana niçin bir escinsel yerlestirdigini anlamak
zor" diyen Fethi Naci'ye (3) de bir yanit olacaktir. Bektas'in
roman kisilerinin "inanilir", "sahici" kisiler
oldugunu söyleyen Sennur Sezer'in (9) aksine, Fethi Naci, romandaki
insanlarin çogunun "karton kisiler" oldugunu düsünür
ve onlar arasindaki iliskileri inandirici bulmaz; sözgelimi,
Fethi Naci, Öykü'yle Murat arasindaki iliskiye bir anlam
verememektedir. Bu tavriyla, elestirmen, romanda, toplumun 'alisik'
oldugu iliskileri aramakta ve aslinda romandaki bu çok farkli
insan iliskilerinin, roman kisilerinin karton sayilmasinin önündeki
en büyük engel oldugunu gözden kaçirmaktadir.
Sözgelimi, egitimli, kibar, güleryüzlü Öykü'yle,
egitimsiz, kaba, somurtkan Murat arasindaki iliskinin nedeni "cinsel
doyum"dur (141). Toplumun alisik olmadigi bu türden bir
iliskinin romanda yer almasi, sözü geçen kisilerin
karton olmadiginin bir kanitidir; yani, roman kisileri, ait olduklari
toplumsal sinifa, egitim düzeylerine ya da konustuklari dillere
bakilarak genellenen ve kurduklari iliskilerde alisilagelen neden-sonuç
baglarinin arandigi türden kisiler degildir. Habib Bektas,
birbirlerinden çok farkli insanlar arasinda kurdugu bu iliskiler
yumagiyla, farkliliklari bir arada yasatan güçleri ortaya
koymus, birbirlerini "Bizden degil" cümlesiyle tanimlayan,
yani aslinda 'degilleyen' insanlar arasinda kurulabilecek iletisimi
ve paylasilabilecek degerleri göstermistir.
Cennetin Arka Bahçesi, iki isimli çocuk anlaticisiyla,
ailesine "devletin dilini konusun" deyip, sonra Kürtçe
söv(en) bir babanin bölünmüslügüyle,
çok-uluslulugun önemli temsilcilerinden Kafavis'in (Yasin,
Kibrislitürk Siiri Antolojisi 67) bir kitabinin aniden gözüne
ilismesiyle (115), zitliklarin öyküsü sayilan Habil
ile Kabil'e göndermeleriyle (324), Habib Bektas'in yalanlarla
anlattigi dogrularinin ipuçlarini verir.. Çakir ve
ailesinin, Öykü'nün yardimcisi Zehra'nin ve sevgilisi
Murat'in Kürt olmasi, Ismet Bey'in escinselligi, asiri dincilerden
sübyancilara ve hayat kadinlarina kadar toplumun çok
farkli kesimlerinden insanlarin bir arada sürdürdükleri
yasamlardan sunulan sahneler, Cennetin Arka Bahçesi'ndeki
duyarliligin göstergeleridir. Gerçek yasamda kenara
itilen, 'azinlik' damgasi vurularak 'yerlerini bilmeleri' gereginin
hatirlatildigi insanlar, Cennetin Arka Bahçesi'nde bir arada
yasatilmis, sicak bakislar, gülümsemeler ve oksamalarla
kurulan iletisim, ortak yasamlari ve sonunda da ortak dilleri yaratmistir.
Etnik kökeni, anadili ya da kimligi ne olursa olsun, Habib
Bektas, romaninda, farkli yasantilari nesnel bir bakisla temsil
ederek bir azinlik duyarliligi sergilemistir. Bektas, ezilen, hayal
kirikligina ugrayan, "gâvur"a gitmek ugruna her
seyini yitiren insanlari, hep 'onlar' görüp 'biz'in bir
parçasi yapmayanlarin acimasizligini en iyi gören gözü
ve en iyi anlatan dili seçmis, bir çocugu konusturmustur.
Suskunlugun konusmaya, korkunun güvene dönüstügü
bu öyküyle, yazar, "aci söyleyen" dilere
ve "tokat vuran" ellere, sinirlara direnen edebiyatla
yanit vermistir.
Edebiyat ve Elestiri,
Kasim-Aralik 2000, Sayi 52
KAYNAKÇA
Aktunç, Hulki. "Dilin Yarilisi: Argonun Savasçiligi
Üzerine Bir Deneme."
Defter 11 (1990): 7-13.
Bauman, Zygmunt. Postmodern Etik.
Çev. Alev Türker. Istanbul: Ayrinti, 1998.
Bektas, Habib. Cennetin Arka Bahçesi.
Istanbul: Can, 1999.
Deleuze, Gilles ve Feliç Guattari. "Shat is a Minor
Literature?" Kafka: Tosard A Minor Literature. Çev.
Dana Polan. Minneapolis: University of Minnesota, 1986.
Eagleton, Terry. Edebiyat Kurami.
Çev. Esen Tarim. Istanbul: Ayrinti, 1990.
Fethi Naci. "Cennetin Arka Bahçesi."
Cumhuriyet Kitap 501 (23 Eylül 1999):3.
Karasu, Bilge. "Azinlik-Azinliklar: Bir Çözümleme
Denemesi."
Defter 32 (1998): 11-25
Sezer, Sennur. "Habib Bektas: Cennetin Arka Bahçesi."
Varlik Kitap Eki 84
Mayis 1999:9.
Yasin, Mehmet. "3 Kusak, 3 Kimlik, 3 Vatan Arasinda Bir Türk
Azinlik Siiri: Kibrisli Türk Siiri (18.yy-20.yy)." Kibrislitürk
Siiri Antolojisi. Haz. Mehmet Yasin. Istanbul: YKY,1994.
Poeturka. Istanbul: Adam, 1995.
"Yasadiklarimdan bir seyler
yansiyor yapitlarima"
Habib Bektas yeniden giriyor
edebiyat yasamimiza.
Kitaplari yeniden basiliyor,
yeni ödüller kazaniyor.
Sennur Sezer, Habib
Bektas'la yapitlari ve yasami
üzerine konustu.
Habib Bektas adi Türkiyeli okurun gündemine hep ödüllerle
geldi: Hamriyanim (1990 Milliyet Yayinlari Roman Ödülü).
Oysa kitaplarinin listesi epey uzun: (...) Uyusturucu Batagi gibi
ayri bir uzmanligin kitabi dista tutulursa siir agir basiyor kitap
listesinde. Yeni kitabi Cennetin Arka Bahçesi'nin yayimlandigi
Can Yayinlari'nin bir odasinda siirlerinden, romanlarindan, romanlarinin
odak noktasi çocuklardan ve Salihli'den konusuyoruz. Aramizda
bir teyp. 1951 Salihli dogumlu Habib Bektas'in romanlarindan çocukluguna
daha dogrusu yazarliginin kaynaklarina indikçe, tanidik bir
dünyanin sinirlarina iniyorum.Türkiyeli yazarlarin elli
yasa yaklasmis ve asmis pek çogunun çocukluk dünyasindan
ortak çizgiler tasiyan öykücükler, öyle
heyecanlandirmis ki beni, teybin dügmesine basmayi unutmusum
(ya da teyp kaydetmemis nedense). Elektrigin henüz gelmedigi,
gaz lambalariyla aydinlatilan bir odada yüksek sesle okunan
kitaplar, Hüseyin rahmi, Resat Nuri romanlari. Biri yorulunca
bir baska çocuk devraliyor okumayi. Günümüzün
televizyon dizilerinden, pahali araba düslerinden farkli bir
yasam biçiminden kaynaklanan dünyanin her biri olay
olan romanlarin temelinde yer alislari.. Sonra Cennetin Arka Bahçesi'nde,
Memo/Çakir'in anlatildigi bölümlerdeki dil. Yasar
Kemal'in romanlarindan baskasinda karsilasmadigim sözcükler:
Yatip kosmak, agziasagi yatmak... "Benim annem Toroslardan..."
diyor Habib Bektas. "Topragi, dünyayi sevmeyi babamdan
ögrendim. Dili annemden. Annemin dili olaganüstü
güzeldi." Bir an duruyor "Elbette Yasar Kemal'den
de etkilenmis olabiliriz. Biraz miri mali çalmak sayilmaz
mi bu. O büyük yazar, buncacik etkilenmeyi bir çiragina
bagislamaz mi?" Biraz ciddilesiyor: "Bu sözcükler
Memo'nun degil mi? Memo baska türlü anlatamaz ki..."
Ege'ye Göç
Cennetin Arka Bahçesi, Ege'ye göçmüs,
Ege'den bekledikleri olanlari öyküsü. Memo'nun ailesi
Gavur'a (Avrupa'ya) geçmeyi umuyor buradan. Bir zamanlar
sevdigi kisinin, kocasinin ihbariyla öldürülmesini
yasayan Öykü, acilarini bu topraklarda unutacagini saniyor.
Öykü'nün gençlik arkadasi Senay'in coskusunu
dindirecegini umdugu yer de Ege..
Ama öykünün odaginda çocuklar
var hep. Hamriyanim'da, Gölge Kokusu'nda oldugu gibi, Cennetin
Arka Bahçesi'nde de ön planda olan çocuklar.
Önce bunu konusmaliyiz bence.
- Neden çocuklar diye sormak istiyorum önce
- Bu soruya seviniyorum. Romanlarin temalari içersinde bunu
öne çikarmaniz beni sevindirdi. Geriye dönüp
baktigimda söyle bir sey görüyorum. Bundan yirmi
yil önce yazdigim siirlere baktigimda, söyle dizelere
rastlayabiliriz: "Kim çocuk kim büyük, hayati
çocuklara mi sormali..." Bu iki ayri siirden iki ayri
dize benzer bir bakisi yansitiyor. Hikayelerimde, romanlarimda da
bir çocuk temi oldugu gerçek. hatta ben oglumla birlikte
yillarca önce bir kitap yaptim: Büyükler için
çocuk siirleri. Çocuk sorular soruyordu o kitapta.
Bu çocuk, benim oglumdu. Kitabin resim ve desenlerini de
oglum yapmisti. Ortak bir kitapti. Portekizceye de çevrilen
bu kitap Brezilya'da yayimlandi. Almanya'da da ikinci baskiyi yapti.
Buralardan yola çikarak suraya gelmek istiyorum: Çocuk
teminin agir basmasi bilinçli bir seçimdir. Çok
kesin yargilarla, çok kesin cevaplarla hayata bakmak istemiyorum.
Hayata, yeni sorular üreterek yaklasmayi deniyorum. Hazirlanmis,
düzenlenmis cevaplarim yok benim. Ve korkuyorum çok
büyük laflar söylemekten. Çocuklarda, onlarin
tarafsizligindan gelen, safliklarindan kaynaklanan, hiçbir
çikar gözetmeksizin düsüncelerinden ve konusmalarindan
çikan bir açiklik oldugunu saniyorum. Burada bir virgül
koyuyorum. Ve diyorum ki, bütün insanlarin içinde
bir cevher var. Bu cevhere töz adini verebiliriz, ya da sey
diyebiliriz. Bu tözün dogdugumuzda tam oldugunu, yillar
geçtikçe, büyüdükçe azaldigini
düsünüyorum. Insanligimiz, bu cevherin yüregimizde
kaldigi miktarla dogru orantili. Bu cevheri, tözü, yani
kisaca çocuklugu ne kadar koruyabilirsek, o kadar insaniz
diye düsünüyorum. Ve böylece, çocuk kalarak,
bir çocuk gibi, sorularla, sorulardan yeni sorular üreterek
cevaba yaklasmak bana daha dogru, daha hos geliyor.
- Tam burada bir baska soru gerekli. Cennetin Arka Bahçesi'nde
öteki romanlarindan ayrilan bir yan var. Romanin odagi çocuk
ama, romandaki bütün kahramanlar çocuksu. Ismet
Bey, yeryüzünde bir cennet yaratmak isteyisiyle, Öykü
acilarini bahçeyle, Memo/Çakir'la ugrasarak unutacagini,
Murat'in zekâdan yoksun cinselligiyle avutacagini sanisiyla
çocuk. Belki de romanin çocuk kahramanlari Memo, Dilan
ve Hüsnü'den daha çocuksu. Senay, coskusuyla zaten
bir çocugu düsündürüyor. Hatta romanin
kara kisileri diyebilecegimiz Cevdet kiskançligi ve bencilliginden
dogan ihbarciligi, Murat zekâ özürlülügünün
asirilastigi bedensel istekleriyle acinacak çocuk kimlikleri
sergiliyorlar. Adeta büyük yok bu romanda. Insanlarin
çocuk yanlarini yüceltmeni anliyorum. Ama onlari bagislamak
ve bagislatmak için çocuk yanlarini öne sürüyorsun
gibi geliyor bana.
- Hepimiz birer çocuguzdur diye düsünüyorum.
Insanin içindeki o töze tutmaya çalisiyorum büyütecimi,
insanlari en dolaysiz biçimde anlatabilmek için. Diyelim
ki Murat bencil. Ama o kadar çok ki Murat'lar. Cevdet de
öyle. Zaman zaman düsünmedim degil, acaba Cevdet'e
haksizlik mi ediyorum. Hiç mi güzel yani yok bu adamin,
bu kadar melun olabilir mi bir insan? Ama öyleydi. Bu Cevdet'leri
de biz ürettik, bu toplum üretti.
Habib Bektas'a romancilara en çok yöneltilen
sorulardan birini yöneltiyorum: "Kahramanlarini kendisinin
mi yönettigini yoksa bir süre sonra kahramanlarin bireylesip,
olaylarin akisina bagimsizca yön mü verdiklerini?"
Gülüyor. Anlattiklari çok net degil. Daha dogrusu,
'Evet, ben yönetiyorum', 'Hayir, romanin kisileri bagimsizdir'a
sigacak gibi degil. Romani yazarken yasadiklarini bir günce
biçimine getirmis bu kez. Kisilerle çekismeleri, kisiler
için tasalari. Bu günlügü, her günün
roman çalismasi ardindan sicagi sicagina yazmis. Bir süre
sonra yayimlanabilirmis. Kisiler için tasadan söz etmesi,
romanin çocukluk kadar önemli izlegi cinsellige getiriyor
sözü. Romanda önemli bir cinsel izlek var, çocuksu
bir cinsellik. Ticari olmayan dogal bir akis açisi. Çocuk
cinselligi de, escinsellik de, bir agacin çiçeklenmesi
gibi, anlatilmis ne diyecek Habib Bektas, romanindaki cinsel izlek
için acaba?
Cinsel Izlek
- Romaninizda cinsel bir izlek var. Bence bu
kendine dönük bir cinsellik biraz. Memo'da da, Öykü'de
de, hatta escinsel Ismet Bey'de de. Adeta kendiliginden sereserpe
bir cinsellik yasama istegi gibi.
- -Hayatimizin bir parçasi, önemli bir parçasi
cinsellik. Hele hele Freud Amca'yi dikkate alirsak, hayatimizda
belirleyici bile oluyor. Ismet Bey nasil agaç dikiyorsa,
Öykü nasil bahçede çalisiyorsa, Memo ya
da Çakir nasil otlari ayikliyor, çöpleri topluyor,
yemek yemekten tad aliyorsa, cinselligi de duyumsuyorlar. yani cinsel
yönleri de var bu insanlarin. Gerçi Memo'da zaman zaman
kaygilandigim oldu. Acaba çok mu öne çikariyorum
bu yanini diye. Ama hayir... Bir kez Öykü'ye asik. Dilan'i
da seviyor ama, Dilan'da da Öykü'yü ariyor, zaman
zaman Öyküy'yü buluyor. Bu cinselligi doganin içinde
vermeye çalistim.
Yalniz kisilerin cinsellikleri arasinda farklar var. Ismet Bey'in
cinselligi, Memo'nun cinselliginden, Öykü'nün ci9nselliginden,
hatta Murat'tan farkli. Nedenine gelince, Memo'da, Öykü'de,
Murat'ta, Senay'da cinsellik daha çocuksu, daha basibos,
özgür. Ama Ismet Bey'de, yasinin getirdigi, mesleginin
getirdigi, belki de cinsel tercihinden kaynaklanan daha tutumlu
bir yan var. Bir korunak yapmistir kendisine. Zaman zaman Öykü'yü
bile frenler, 'yalnizligim kendime kalsin' der. Bu belki de kosullarin,
tercihin dayattigi bir seydir. Bilemiyorum.
Söz yazma macerasina gelip dayaniyor. Yazmak
kadar önemli bir baska sey de var bence, bakis açisi.
Hem siir, hem roman yazan biri olarak nedir Habib Bektas'in kimligi?
Roman yazan bir sair mi, siir yazan bir romanci mi? Sormayi deneyelim.
- Dünyada sair olarak mi bakiyorsun, öykücü-romanci
olarak mi?
- Ben düz yazi yazarken de, saniyorum, sair olarak bakiyorum
olaylara.
- Peki sair olarak bakmak nedir sizce?
- Sair olarak bakmak, daha tutumlu olmak. Duygular yönünden
degil. Sözün büyüsünü ele geçirmek,
o hayatin çok renkli ihtisamini sözle tartabilmek. Ayni
rengi verebilmek. Ve çok kisa biçimde, tutumlu olmak.
- Ustalarin kimler?
- Benim ustalarim... Döne döne okudugum, arindigim sairler...
Yunus Emre, nazim Hikmet, Behçet Necatigil Hoca, Gülten
Akin... Belki Yunus Emre ile Nazim Hikmet'in yanyana gelisi yadirganabilir.
Ama onlar benim sairlerim.
- Senin klasik bir egitimden degil, bir bakima emekçilikten,
makine basindan edebiyata geldigini biliyoruz. Evrensel konulari
yakalayisinin gizlerine deginelim mi? Yasam öyküne?
- Benim dünyalar güzeli bir babam vardi. Babam olmasaydi
hiçbir sey yapamazdim. Babamdan çok sey ögrendim.
babama âsiktim. Babam bana topragi sevmesini ögretti,
insanlari sevmesini ögretti. El yordamiyla ögretti. Babam
toprak isçisiydi. Benimle oyunlar oynardi, çocuklarla
oynardi, çocuk olmayi ögretti. Ben, okuma yazma ögrenecek
kadar okula gittikten sonra, yani alti yil falan, okula gitmekten
vazgeçtim. Derslerim oldukça iyiydi. Bir aksam eve
geldiginde babama dedim ki, 'Baba, ben okula gitmek istemiyorum,
beni savunur musun? Yoksa beni okula gitmem için zorlar misin?'
Babam bana, simdi daha iyi anladigim bir sey söyledi: "Yavrum,
sen ögrenmeyecegim demiyorsun, okula gitmek istemiyorum diyorsun'.
Babamin vurguladigi seyin önemini sonra sonra anladim.
- Bir okuma hevesim oldu sonra, Rus klasikleri falan. Salihli iplik
dokuma fabrikasinda çalistim. makinelerin arasinda kitap
okurdum, insanlarin birbirinin ne dedigini agiz hareketlerinden
anlayabilecegi gürültünü ortaminda. Sonra göç,
Almanya'ya. Bu, Almanya olmayabilirdi, Istanbul da olabilirdi, belki
Viyana da... Salihli artik dar geliyordu. Biraz da politikayla ilgilenmeye
baslamistim, lumpenlikten kurtulmustum. Almanya'da çesitli
islerde çalistim. Sosyal alanda da. Ögrenmek bitmiyordu,
tükenmiyordu. metal isinde, lokantacilikta çalistim.
bes yil da Uyusturucu ve uyarici bagimlilarina danismanlik hizmeti
veren bir kurulusun ön saflarinda çalistim. Bu kurulusta
daha çok eskiden uyusturucu ve uyarici bagimlisiyken kurtulmus
insanlar çalisiyordu. Sonra kurulusun sokakta çalisan
grubu içersinde yer aldim. Sonra da, simdi belki önemli
degil, o dönemin Türkiye'sine yararli olacak bir kitap
çikti deneyimlerimden: Uyusturucu Batagi. El yordamiyla ögrendiklerimi
Türkiye'ye aktarmak için. Dört bes yil önce
de, bagimlilarin sorularina verilmis yanitlarindan olusan bir kitapçik
yayimladim. Sormak isteyip de soramadiklari sorulardan olusuyordu
bu kitap. Türünde ilkti. Bütün bunlar deney
kazandiriyor bana. on yildir da bir meyhane çalistiriyorum.
Küçücük bir sanatçi kahvesi. Ayda bir
edebiyat matineleri düzenliyoruz. Türkiye'den de kimi
sanatçi arkadaslar geldiler.
Bektas'in Anlattiklari
Habib Bektas, anlattigi her seye gülüsler
katiyor. Roman hazirliklarini yapisini, romanin ilk yazimi için
bir bez torbaya kahve termosunu, pipolarini, bir iki dilim ekmegi
koyup evden uzaga (bir ev ya da üç bes sokak öteye)
kaçisini anlatirken de... Evde olursa korunamayacagi dünyalar
güzeli karisinin "Habib bir kahve içer misin, hadi
gel birlikte içelim"ini anlatirken de. Ama söz
siire dayandi mi ciddilesiyor.
Roman yazarken siire zaman ayiramayisinin nedenlerini
siraliyor. En önemli neden, siire haksizlik etmemek. Habib
Bektas'la siir üzerine neler konustuk, merak ediyorsunuz belki.
Ama onlar yeni bir siir kitabinin yayimlanisina kalsin. Cennetin
Arka Bahçesi'ne haksizlik etmemek için. cennetin Arka
Bahçesi'ne haksizlik, Çakir/Memo'ya, onun okuma sevgisine,
muz, portakal ve dis macununun bol oldugu "gavur"a gidebilme
düslerine haksizlik olur. Bir zeytin fidaninin dibine gömülen
Dilan'a da.
Sennur Sezer
Cumhuriyet Kitap
29 Temmuz 1999 |
|
Ne kadar çocuksak
o kadar insaniz
Yurdu Türkçe Habib Bektas'in. Almanya'da yasiyor, Türkçe
yaziyor. Almanca yazacak kadar Almanca bilgisine sahip oldugunu
sanmiyor ama, "Çok iyi Almanca bilseydim de Almanca
yazmazdim, çünkü Almanca yalnizca bir iletisim
araci benim için. Ama Türkçede duyuyorum. Türkçede
seviyorum, Türkçe'de asik oluyorum, Türkçede
öfkeleniyorum, Türkçede yasiyorum" diyor.
Yazarin Türkiye'de yayimlanan son kitabi
"Cennetin Arka Bahçesi" Can Yayinlari'ndan çikti.
Gölge Kokusu adli romaniyla Inkilap Kitabevi Roman Ödülü'nü
kazanarak Türkiye'de ödül alan ilk "Alamanci"
yazar olan Bektas, son romanini da Gölge Kokusu'nda oldugu
gibi bir çocugun gözüyle aktariyor okura. Çocugun
diliyle siirselligi yakalayan roman, Türkiye'nin toplumsal
sorunlariyla da harmanlaniyor. Romanin ana hatlari köylerinden
ayrilmak zorunda kaldiktan sonra Italya'ya gitmeye çalisan
bir Kürt ailesinin çocugu Memo'nun (ayni zamanda Çakir)
Istanbul'dan ayrildiktan sonra bir kiyi kasabasinda pansiyon isleten
Öykü'nün kayit cihazina anlattiklarindan olusuyor.
Bektas'in Gölge Kokusu adli romani da Atif
Yilmaz tarafindan beyazperdeye aktarilacak. Yazarla Izmir Kitap
Fuari için Türkiye'ye geldigi sirada konustuk:
Çoc
| |