|
Ben Öykülere Inanirim
Çevremizdeki insanlarin, olay karmasasinin gizledigi incelikleri,
sarsici bir duyarlilikla öykülestirmis Habib Bektas...
Çok uzun zamandir kisa öykülerden (yoksa çok
kisa mi demem gerekiyor) olusan öykü kitabini düsünerek,
duygusal siçramalar içinde, kisacasi etkilenerek okumamistim.
(Burada Cemil Kavukçu'nun Gemiler de Aglarmis öykü
kitabini mutlaka anmaliyim. O da çok güzel, çok
basarili bir öykü kitabi...)
"Ben Öykülere Inanirim" beni müthis zengin
bir dünyanin içine çekti. Her öyküde
farkli dünyalarda gezinip durdum. Habib Bektas, kisa öykünün
olanaklarini çok fazla zorlayarak anlatimin, sözün
özüne ulasmis... Siirsel söylemi yakalamis.
Memduh Sevket Esendal'in öykülerinde böylesine yogun
anlatima, çevre ve kisi çizgilendirmesine rastliyoruz.
Kisa öykücülügümüzün büyük
ustalarindan Memduh Sevket Esendal yansittigi mekanlari, olaylari,
o olaylarin kisilerini öyle anlatir ki okuyani bir yerlere
ipuçlarindan sürükler. Öykü bittikten
sonra bizim içimizde, düs dünyamizda sürer
gider. "Ben Öykülere Inanirim"da da Habib Bektas
bu anlatimi yakalamis, korumasini bilmis.
Otuz öykünün yer aldigi yüz altmis sayfalik
kitap genelde on-onbes öyküye yataklik edebilirdi. "Tanimak"
adli çok kisa öyküden (bes cümlelik) veya
"Ölümü Tanimak"tan ya da "Söz"den,
yirmialti sayfalik "Fotograf" öyküsüne
kadar genis bir yelpazede yer alan otuz öykü... Genelde
kisa öykü tanimlamasinin tam karsiligini veren öyküler...
Kisa olmalarina ragmen bazi öyküleri okurken, romanin
anlatim zenginligi içinde gelistirilebilecek, islenebilecek
pek çok konu ve kisi, bu öyküleri olusturmus...
Habib Bektas'in yazim ve düslem zenginligi anlatimin akiciligiyla
birlesince okuyucuyu alip götürüyor.
Düs nerede basliyor
Düs nerede basliyor, gerçek olaya nerede dahil oluyor?
Gerçekten yola çikarak düs dünyasinin zenginligiyle
bezenerek, akici bir anlatimla nasil kendini okutturan öyküler
oluyor? Bunu anlamak için "Ben Öykülere Inanirim"i
okumak gerek... Kitabin ismi bile bu gel-giti yansitiyor...
Bu düs-gerçek, öykü-düs arasinda gel-gite
daha ilk öykü "Balkon"da tanik oluyoruz. Bütün
yasanilanlarin gerçekmis gibi verilmesini, öykünün
sonundaki "- Beyefendi, darilmayin ama sizin kaldiginiz odada
balkon yok ki." cümlesi gerçekligi bir çirpida
"düs" boyutuna tasiyor.
Habib Bektas, duygusal siçramalari aktarirken okuyucuyu
duyarli bir çizgiye tasimasini biliyor. Trajik yasamlarin
hüzünlü yansimalari, "Ben Öykülere
Inanirim"i olusturmus. Ayrintilarin zenginlestirdigi kisi ve
olaylar öykü bittiginde sizde ve düsüncelerinizde
birleserek etkisini artiriyor.
Atilla Ilhan'in romanlarini okurken su duyguya sik sik kapilirim:
Onca siirsel söylem, siirlere dize olabilecek imge zenginligi
romanin düz söyleminde, cümlelerde eriyip gitmis...
Habib Bektas'in öykülerinde de (romanlarinda da) böyle
duygulara kapiliyor, sarsiliyorum. "Eskiyen Duygular"
öyküsünden: Çocuklar sokaga bakiyorlardir,
savrulan kar tanelerine" "Ask ve Ölüm"den:
"Nasil karsi koyabiliriz olüme, sevismeden" Ya da
"Güler"den: "Gülleri senin kucaginda görmek
sevince boguyor beni"...
Konusmalara (dialoglara) basvurdugunda kahramanin kisisel betimlemesini
okuyucu anlayabiliyor. Onda dialoglar okuyucuyu durum ve ortama
yönlendiren, öykünün derinliklerine çeken
birer ipucu... Bunu yaparken Kemal Tahir'de oldugu gibisi yasal
söylev çekmek adina yola çikmiyor. Orhan Kemal'de
oldugu gibi kahramanlarinin durumlarini, iç dünyalarini,
hayata ve olaylara bakislarini sergilemek için yapiyor. Basarili
da oluyor. Örnegin "Fotograf" öyküsünde
baba-kiz arasinda fotograf ve fotografin cüzdan içinde
saklanmasi sirasinda geçen konusmalar, babanin kisiligini,
durusunu, hayata bakisini sergilemesi açisindan önemli.
Oradan yola çikarak okuyucu, babanin kisiligini ve "tip"ini
gözlerinde ölümsüzlestiriyor. Daha sonra gelisen
olaylar ve anlatilanlar öykü kahramanini kesin çizgilerle
belirginlestiriyor.
Yanlis Yil
Habib Bektas anlatimina islerlik kazandirmasi açisindan
genellikle kisa cümleler kullaniyor. Zaman zaman çok
uzun, adeta bir paragraf süren cümlelere de yaslaniyor.
Kullandigi anlatim dili bu "paragraf cümleler"de
bizi anlatimdan koparmiyor. Yalniz "Yanlis Yil" adli öyküde
oldugu gibi: "Çiglik çigkisa gülüyorum,
gözlerimden akan yaslar gülmekten, sadece gülmekten,
ben yalan söylemem, söylemem mümkün degil, çünkü
konusamam, konusmak yasaktir, benim çocukluguma, konusmalar
uzaktir çocuklugumun geçtigi evlere, ben gülüyorum,
gözyaslarim gülmekten, gülmekler yalnizligimin gülmeleridir,
kalabaliklarda gülünmez, yanlistir çocuklugumun
ben'ine." baska türlü, küçük cümlelerle
de anlatilabilecekleri gereksiz yere uzatmak bazen (yukaridaki örnekte
oldugu gibi) itici olabiliyor.
Habib Bektas, "Ben Öykülere Inanirim"da duygusal
öz üzerine kurdugu öykülerde (aslinda her öyküsünde
duygusal söylem agirlikta) çok daha basarili... Birey'in
sorunlari, çeliskileri, itilmisligi, kitleler içi9nde
yalnizligi, yurt disinda çalisan yurt disini yasam alani
seçmis kisileri ve sorunlarini basariyla yansitiyor. Okuyani
taraf olmaya, kalplerini öykülerde yer alan kahramanlarin
yanlarina koymaya zorluyor. Bu duygusal baski duyarli insanlarin
dünyasinda yönlendirici olarak islevini yerine getiriyor.
Hepsi basarili öyküler olan kitabinin beni en çok
etkileyen üç öyküsü: "Güler","Ben
Öykülere Inanirim", "Fotograf". Üçü
de bir romanin zenginliginde verilebilecek ama bir öykünün
yogunluguna sigdirilmis, olaganüstü çagristirmalar,
anlatim zenginlikleri, duygusalligin ince duyarliliklarla örülüp
pekistirildigi öyküler...
Habib Bektas'in "Ben Öykülere Inanirim" öykü
kitabi kisa öykücülügün güzel örneklerinden
biri olmasi nedeniyle mutlaka okunmali... Degerlerin ve insani yaklasimlarin
erozyona ugradigi günümüzde, ince duyarliklarin yansimalarina
kalbimizin kapilarini açik tutmaliyiz.
Timuçin Özyürekli
Cumhuriyet Kitap, Sayi 595
12 Temmuz 2001
|